"Democracy is a pathetic belief in the collective wisdom of individual ignorance." H.L. Mencken

Pazartesi, Temmuz 21, 2014

Ramazan Yazıları: Son

(Bunu da yazayım eksik kalmasın.)

Senkretizm birçok farklı inanç kolunun uygulamalarının harmanlanmasına dayanır. Doğal bir şekilde hiç kimse senkretik öğretiyi kabul/takip ettiği için yargılanamaz. Bu tabii olarak diğer öğretiler, inançlar için de geçerli. Dileyen Yahudi şeriatını, dileyen Eski Ahit’i, dileyen Yeni Ahit’i, dileyen Avesta’yı, dileyen Mormon kitabını takip eder. Bu kişinin kendi tercihidir, kimse karışamaz. Ancak, bir kişi ağzıyla  ben A’yı takip ediyorum derken, aslında B ya da C’yi takip ediyorsa,ya en masum ifadeyle cahildir, bilmiyordur, hatta acıklı bir şekilde bilmediğini bilmiyordur, ya da diğer masum olmayan ifadelerle yalancıdır, ikiyüzlüdür. Bu yazımın da amacı kimsenin inandığı, takip ettiği inançları yargılamak değil, kimin neyi takip ettiğini sorgulamaktır. Özel çerçevede, Kur'an'ı takip ettiğini söyleyip kendilerine müslüman diyen İslamcıların durumunu sorgulayacağım. Kur'an'a inanıp takip etmeyenlerle herhangi bir meselem yoktur, bu yazı da onlara hitap etmemektedir. Bu ön açıklamanın peşinden her zaman yaptığım uyarıyı tekrarlayayım: herhangi bir şekilde "ben en doğrusunu biliyorum" tarzında bir iddiam olmadı, benim yazdıklarımı da sorgulamadan kabul etmeyin, kendiniz araştırın. Hatam varsa uyarın ki düzelteyim.

Politik doğruculuk endişesini bir yana bırakıp daha açık kelimelerle yazarsam, bugün ortalıkta müslümanım diye dolaşan bir çok senkretik İslamcı, Gazze katliamının da verdiği gazla, burnumuza burnumuza dayadıkları din algısının deşifre edilmesini kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Yahudi mallarını boykot etme peşindeki bu güruh aslında takip ettikleri Yahudi ögelerin deşifresine katlanamıyorlar. Çünkü onlar için "gerçek"lerin ifade edilmesi, açmazlarının yüzlerine vurulması, en ciddi hakarettir. Ya cahilliklerini kabul edip ikilem içine girecekler, ki genelde bununla yüzleşmeye cesaretleri yoktur, ya da kendi ikiyüzlü dünyalarında farklı fikirde herkesi tekfir edip susturacaklar. (Eğer Yahudi ürünlerini boykot ediyorsanız, bu yazıyı okuyarak kendinizle çelişiyorsunuz, çünkü bu yazının yayınlandığı platformun (blogspot/blogger) sahibi Yahudi'dir, derhal okumayı bırakın.)

Aşağıda vereceğim örneklerden yola çıkarak, "Kur'an'da geçmeyen her eylemin yapılmaması gerekir" şeklinde bir anlam çıkarmak yanlış olur. Bu yazının mesajı o değildir. Bu tarz eylemler örfe, ki Kur'an örfe saygılı olmayı öğütler, kişisel tercihe, zevke, ya da hiç bir nedene bağlı olmadan yapılabilir. Örneğin düğününü dağda mı yaparsın bayırda mı yaparsın, yemekten sonra tatlı yer misin yemez misin, dondurmanı nasıl istersin bunlar kural koymanın gereksiz olduğu alanlardır. Örfe ya da zevke göre değişir. Ancak bu eylemler "ibadet" amacıyla yapılırsa, o noktada Kur'an'ı mı takip ettiğin, yoksa senkretik bir İslamcı mı olduğun ortaya çıkacaktır. Ne hikmetse, bugün İslamcıların elinde sembol olmuş hemen hemen bütün eylemler (ezan, hilal, başörtüsü, takke, sakal, hatta allahuekber sözü vs.) Kur'an'da yer almamakta, Kur'an dışı bir kaynaktan gelmektedir. Bu yazıdaki örneklerin  kapsamını Yahudi boykotuyla bağlantılı olarak sadece ibadet amacıyla yapılan Eski Ahit kaynaklı eylemlerle sınırlı tutuyor, gök cisimlerini taklit ederek daire şeklinde dönme, kadın doğurganlığına tapınma, yeni doğan bebeği sembolize etmek amacıyla kadın üreme organını temsil eden bir çerçeve içine konmuş siyah taşa el sürerek günahlarının affedileceğine inanma, penis (şeytan) taşlama gibi paganist kökenli örnekleri başka zamana bırakıyorum.

Aşağıdaki örnekler herhangi bir şekilde ne "ibadet" olarak, ne de övülecek bir eylem olarak Kur'an'da geçmez.

1) Takke, baş örtüsü
Bu konuda daha önce yazdığım üç yazı var: 1, 2, 3. Bu yazılardan özellikle üçüncüsünde bu konuyu örnekleriyle anlattığım için burada başörtüsü konusuna girmeyeceğim. Takke konusu ise yine Mişna kaynaklıdır. Şurada (Halacha 5) ingilizce metinde de görüldüğü üzere "bir kişi iç çamaışırıyla, başı açık ya da yalınayak ibadet etmemelidir". Ayrıca bkz. Kippah, Yarmulke 

2) Sakal
Bu konuda da Kur'an'da birşey bulamazsınız. Başka yerlerde bulabilirsiniz:

Levililer 19:27 "Başınızın yan tarafındaki saçları kesmeyecek, sakalınızın kenarlarına dokunmayacaksınız."

Levililer 21:5 "Kâhinler yas tutarken başlarını tıraş etmeyecek, sakallarının uçlarını kesmeyecek, bedenlerini yaralamayacaklar."

2. Samuel 10:5 "Davut bunu duyunca, onları karşılamak üzere adamlar gönderdi. Çünkü görevliler çok utanıyorlardı. Kral, “Sakalınız uzayıncaya dek Eriha'da kalın, sonra dönün” diye buyruk verdi."

Sayılar 10:5-7 "RAB Musa'ya şöyle dedi: “Levililer'i İsrailliler'in arasından ayırıp dinsel açıdan arındır. Onları arındırmak için şöyle yapacaksın: Günahtan arındırma suyunu üzerlerine serp; bedenlerindeki bütün kılları tıraş etmelerini, giysilerini yıkamalarını sağla. Böylece arınmış olurlar."

3) Sünnet olma
Tekvin 17:14 "Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir."

Tekvin 17:23-27 "İbrahim evindeki bütün erkekleri –oğlu İsmail'i, evinde doğanların, satın aldığı uşakların hepsini– Tanrı'nın kendisine buyurduğu gibi o gün sünnet ettirdi. İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı. Oğlu İsmail on üç yaşında sünnet oldu. İbrahim, oğlu İsmail'le aynı gün sünnet edildi. İbrahim'in evindeki bütün erkekler –evinde doğanlar ve yabancılardan satın alınanlar– onunla birlikte sünnet oldu."  (Bu hikaye neredeyse harfi harfine Buhari koleksiyonunda geçer.)

Çıkış 4:24-26 "RAB yolda, bir konaklama yerinde Musa'ylai karşılaştı, onu öldürmek istedi. O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Musa'nın ayaklarına dokundurdu. “Gerçekten sen bana kanlı güveysin” dedi. Böylece RAB Musa'yı esirgedi. Sippora Musa'ya sünnetten ötürü “Kanlı güveysin” demişti."

Kur'an'a göre ise insan en güzel şekilde yaratılmııştır (40:64). Fazlalık olan, sonradan alınması gereken bir deri yoktur. (Sağlık, hijyen, ya da örf, adet gibi nedenlerle sünnet olma ya da olmama --ki mesela herkes sünnetsiz çocuğunuz sünnetli ise, ya da tersi durumda çocuğunuzla dalga geçilebilir-- ibadet amacıyla sünnet olmaktan farklıdır.

4) Elleri kaldırarak dua etme
Yine Kur'an'da elleri kaldırarak dua etmek yoktur.  Nerede vardır?

Deut. 32:40 "Elimi göğe kaldırır ve sonsuzluk boyunca varlığım hakkı için derim ki,"

Mezmurlar 58:2 "Seni yardıma çağırdığımda, Ellerimi kutsal konutuna doğru açtığımda, Kulak ver yalvarışlarıma."


Daha detaylı olarak şuraya bakabilirsiniz.

5) Amin deme
İslamcıların okuduğu şekliyle Kur'an'ın ilk suresi bir ayet eksiktir. İmam bu sureyi her namazın başında okuduğunda hep bir ağızdan "amiiiiin" diyerek bu eksikliği(!) tamamlarlar. Ayrıca her duanın ardından bu sözün söylenmesi de şart haline gelmiştir. (Doğruluğundan emin olmadığım bir iddiaya göre bu söz Mısır tanrısı Amon'un ismini anma amaçlıdır. Bu iddia doğruysa, edilen duaların kime edildiği de şüpheli bir hal almaktadır. Oysa Kur'an "inşallah-Allah'ın izniyle" denmesini öğütler (18:23-24). Amin kelimesi Kur'an'ın hiç bir yerinde geçmez. Peki nerede geçer?

Deut. 27:15-26 "‘15 RAB'bin tiksindiği el işi oyma ya da dökme put yapana ve onu gizlice dikene lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diye karşılık verecek.
16“ ‘Annesine, babasına saygısızca davranana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
17 “ ‘Komşusunun sınırını değiştirene lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
18 “ ‘Kör olanı yoldan saptırana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
19 “ ‘Yabancıya, öksüze, dul kadına haksızlık edene lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
20 “ ‘Babasının karısıyla yatana lanet olsun! Çünkü o babasının evlilik yatağına leke sürmüştür.’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
21 “ ‘Herhangi bir hayvanla cinsel ilişki kurana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
22 “ ‘Annesinden ya da babasından olan kızkardeşiyle yatana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
23 “ ‘Kaynanasıyla yatana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
24 “ ‘Komşusunu gizlice öldürene lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
25 “ ‘Suçsuz birini öldürmek için rüşvet alana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.
26 “ ‘Bu yasanın sözlerine uymayan ve onları onaylamayana lanet olsun!’
“Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.”"


6) Kutsal metinleri duvara asmak/duvarları bu metinlerle süslemek
Kur'an (Allah'ın ayetleri) duvarlara süs olsun diye değil, okunsun diye indirilmiştir.

Deut. 6:6-9 "Bugün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun. Onları çocuklarınıza belletin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın, alın sargısı olarak takın. Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın.

Deut 11:20 "Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın."


7) Domuz, leş, kan harici yasaklanan yiyecekler
Kur'an'da yasaklanan yiyecekler bir kaç yerde tekrarlanmış hatta detaylandırılmıştır: (2:173, 5:3, 6:145, 16:115). Buna göre, domuz eti, leş, kan ve Allah'tan başka tanrılara kurban edilen hayvanların etinin yenmesi yasaklanmıştır. Bunun dışındaki bütün yiyecekler (evet, eşek, at, kedi, köpek, yılan, kertenkele, kurbağa, böcek, salyangoz, alkol vs. dahil) HELAL'dir. Hangisi "iyiyse" (5:4) yenebilir. "Şu helaldir, şu haramdır" diyerek Allah'a iftira atmak yasaklanmıştır (5:87, 16:116). Av köpeklerinin yakaladıkları da helaldir (5:4). Evet, İslamcılar köpek sevmez gerçi ama Kur'an köpek beslemekten bahseder. Her türlü deniz ürünü helaldir (5:96). İslamcılara göre ise, çift tırnak-tek tırnak ayrımı, geviş getirme şartı, yırtıcı olmama şartı, haram olan bir sürü hayvan vardır. Hanefilere göre iskeleti olmayan balıklar haramdır, Şafiler "denizden babam çıksa yerim" der. Peki bu şartların kaynağı nedir?

Leviticus 11:1-23 RAB Musa'yla Harun'a şöyle dedi: “İsrail halkına deyin ki, ‘Karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Kaya tavşanı geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Tavşan geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir. 
“ ‘Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Denizde, akarsularda yaşayan pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. Denizdeki ve akarsulardaki bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar –suda toplu halde yaşayanlar ve ötekiler– sizin için iğrenç sayılır. Bunlar sizin için iğrenç sayılacak. Etlerini yemeyecek, leşlerinden tiksineceksiniz. Suda yaşayan bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar sizin için iğrenç sayılacak. 
‘Tiksindirici kuşların etini yemeyecek, şunları iğrenç sayacaksınız: Kartal, kuzu kartalı, kara akbaba, çaylak, doğan türleri, bütün karga türleri, baykuş, puhu, martı, atmaca türleri, kukumav, karabatak, büyük baykuş, peçeli baykuş, ishakkuşu, akbaba, leylek, balıkçıl türleri, ibibik, yarasa.
“ ‘Dört ayaklı ve kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrençtir. Ama dört ayaklı ve kanatlı olup ayaklarını sıçramak için kullanan bazılarının etini yiyebilirsiniz. Şunları yiyeceksiniz: Bütün çekirge türleri, küçük çekirge, cırcırböceği, ağustosböceği. Öbür dört ayaklı, kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrenç sayılır.

Leviticus 11:29-44 ‘Bütün küçük kara hayvanları iğrençtir. Yenmeyecektir. İster karnı üzerinde sürünen, ister dört ayaklı ya da çok ayaklı canlılar olsun, bunların hiçbirini yemeyeceksiniz. Çünkü bunlar iğrençtir. Bunların hiçbiriyle kendinizi kirletmeyin, iğrenç duruma sokmayın, kirli duruma düşmeyin. *Tanrınız RAB benim. Kendinizi bana adayın ve kutsal olun. Çünkü ben kutsalım. Murdar küçük kara hayvanlarını yiyerek kendinizi kirletmeyin. 


8) Resim/heykel yasağı
Kur'an'ın hiçbir yerinde resim ya da heykel yapmak yasaklanmamıştır. Kur'an Süleyman'ın resim, heykellerle süslü mihrabından övücü bir şekilde bahseder. (34:13) Resim, heykel yapmak değil, bunlara tapmak yasaktır. Ateşe de tapmak yasaktır ama nedense İslamcılar resmi, heykeli yasaklarken ateş yakmak yasak değildir. (Soğuktan donmamak için herhalde!). Eski Ahitte suret/heykel yapmakla bunlara tapmak eşit tutulmuştur:

Deut. 4:15-18 "“RAB Horev'de ateşin içinden size seslendiği gün hiçbir suret görmediniz. Bu nedenle kendinize çok dikkat edin. Öyle ki, kendiniz için erkek ya da kadın, yerde yaşayan hayvan ya da gökte uçan kuş, küçük kara hayvanı ya da aşağıda suda yaşayan balık suretinde, heykel biçiminde put yaparak yoldan sapmayasınız."



9) Kur'an'da olmayan recm cezası
İslamcıların şeriat kanunları zina eden kişilerin taşlanarak öldürülmesini öngörür. Eğer bu kişiler evli değilse cezaları yüz kırbaç/sopadır. Bu cezalar günümüzde bazı ülkelerde uygulanmaktadır. Taşlayarak öldürme (recm) Kuran’da yoktur. Eski Ahit’te hüküm şu şekildedir:

Deut. 22:22-24 "Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrail'den kötülüğü atacaksınız. Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı erden bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa, ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. Çünkü kız kentte olduğu halde yardım istemek için bağırmadı; adam da komşusunun karısıyla ilişki kurdu. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldıracaksınız. "

İslamcılara göre recm cezasının kaynağına bakalım.  Başta en sahih (en sağlam) hadis kitabı olarak görülen Buhari ve Müslim olmak üzere --ki bu koleksiyonlara sahih diye isim takanlar kendileridir--, hadis kaynaklarında zina cezası şu şekilde geçer:

Hz. Ömer (ra)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti: "Allah Teala hazretleri Muhammed (sav)'a hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitaba indirdi. Bu indirilenler arasında recm ayeti de vardı! Biz bu ayeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resulullah (sav) zina yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Kitabullah'da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkara sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalalete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinaları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübüt bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer Allah Teala' nın kitabına ilavede bulundu" demeyecek olsalar, recm ayetini (Kitabullah'a) yazardım." (Kaynak: Buhari, Hudud 31, 30, Mezalim 19, Menakibu'l-Ensar 46, Megazi 21, İ'tisam, 16; Müslim, Hudud 15.)

Kenz-ül Ummal'da Ömer b. Hattab'ın Müsned'inden naklen, Ömer'in Hüzeyfe'ye şöyle dediği nakledilmiştir: Ömer b. Hattab bana dedi ki: "Ahzap suresinin (ayetlerini) kaç olarak sayıyorsunuz?" Ben de "72 veya 73 olarak" dedim. O da şöyle dedi: "Oysa (büyüklükte) Bakara suresine yakındı! Recm ayeti de onun içindeydi. (Kenz-ül Ummal, c.2, s.480.Aynı rivayet şu Müsned-i Ahmed'de Ubeyy b. Ka'b'dan nakledilmiştir.; c. 5, s.132. Yine Beyhaki de nakletmiştir Sünen'inde: c. 8, s.211. Müstedrek-üs Sahihayn, c.2, s.415, c.4, s.359.)

Aişe (r.ah) nakleder: "Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi (nin süt kardeşliği oluşturacağı) hususundaki ayetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber'in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi." (Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mace, c.1, s.625)

Aişe(r.ah) derki Peygamber(s) vefat edinceye kadar Recm ayeti okunurdu. (Muslim c. 4. s. 167, Tirmizi, c.2, s.309)

"Keçinin yemesi sonucu Kuran'dan çıkan taşlama ayetini Ömer Kuran'a tekrar sokmak istedi; ancak halkın dedikodusundan korktuğu için cesaret edemedi" (Buhari 53/5; 54/9; 83/3; 93/21; Muslim, Hudud 8/1431; Ebu Davut 41/1; Itkan 2/34).

Aslında “sahih-sağlam” denilen kaynaklarda yer alan bu hikayelerde anlatılan saçma sapan uydurmalara yorum yapmak gereksizdir. Çok sağlam olduğu iddia edilen bu kaynaklara bakılırsa, Kuran ayetleri bir keçi tarafından yenmiştir.

Burada bir parantez açayım. Çünkü Kuran “taşlayarak öldürme” eylemi konusunda sessiz değildir. Kuran recmden, yani taşlayarak öldürme olayından beş kez, inanmayanların eylem biçimi olarak bahsetmektedir:
  1. Şuayb müşrikler tarafından taşlanarak öldürülmekle tehdit ediliyor (11:91)
  2. İnançlı mağara arkadaşları müşrik kavminin kendilerini taşlayarak öldürmelerinden çekiniyor (18:20):
  3.  İbrahim'in putperest olan babası İbrahim’i taşlamakla tehdit ediyor (19:46)
  4. Nuh müşrik kavmi tarafından taşlanmakla tehdit ediliyor (26:116):
  5. Elçiler müşrikler tarafından taşlanmakla tehdit ediliyor (36:18)
10) Mürtedin (dinden çıkanın öldürülmesi)
İslamcıların şeriatı, "hudud" suçlarını kanun halinde bir sisteme bağlarken irtidad yani dinden dönme suçuna da ölüm cezası öngörmüştür. Kuran’a göre dinden çıkan kişinin cezası Allah'a aittir (4:137). Kur'an'da olmayan bu ceza yüzünden, asırlar boyunca oluk oluk kan dökülmüştür (“Falanca kişi dinden çıkmıştır, kanı helaldir” fetvası yüzünden dökülen kanın haddi hesabı, bozulan huzur, barış ortamının da telafisi yoktur.) Bugün de bu uyduruk anlayış pek revaçtadır. IŞİD saçmalığını bir kenara koysak bile, Vahhabi/Ehli Sünnet anlayışının hakim olduğu Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya gibi ülkelerde genel kabul görmüş bir şekilde Ehli Sünnet mezhebini takip etmeyen kişiler hapse atılmakta ya da cezaya çarptırılmaktadırlar. Suudi Arabistan’da Şiilere karşı ayrımcılık vardır. Pakistan’da Şiiler, Ehli Sünnet tarafından vurulmakta, öldürülmektedir. Tabii ki Şiiler de bazen buna karşılık verirler. Mürted, yani dinden çıkan kişinin öldürülmesi gerektiği şeklindeki inancın kaynağı nedir?

Levililer 24:11-16 "İsrailli kadının oğlu RAB'be sövdü, lanet etti. Onu Musa'ya getirdiler. Annesi Dan oymağından Divri'nin kızı Şelomit'ti. Adamı göz altına alıp RAB'bin kararını beklediler. RAB Musa'ya şöyle dedi: “Onu ordugahın dışına çıkar. Ettiği laneti duyan herkes elini adamın başına koysun ve bütün topluluk onu taşlasın. İsrail halkına de ki, ‘Kim Tanrısı'na lanet ederse günahının cezasını çekecektir. RAB'be söven kesinlikle öldürülecektir. Bütün topluluk onu taşlayacak. İster yerli ister yabancı olsun, RAB'be söven herkes öldürülecektir."

Deut. 13:1-10 "“Aranızdan bir peygamber ya da düş gören biri çıkarsa, bir belirtiyi ya da şaşılası bir olayı önceden bildirirse, ‘Bilmediğiniz başka ilahlara yönelip tapınalım’ derse, söz ettiği belirti, şaşılası olay gerçekleşse bile, o peygamberi ya da düş göreni dinlememelisiniz. Tanrınız RAB kendisini bütün yüreğinizle, bütün canınızla sevip sevmediğinizi anlamak için sizi sınamaktadır.  Tanrınız RAB'bin ardınca yürüyün, O'ndan korkun. Buyruklarına uyun, O'nun sözüne kulak verin. O'na kulluk edin, O'na bağlı kalın. O peygamber ya da düş gören öldürülecek. O, sizi Mısır'dan çıkaran, köle olduğunuz ülkeden kurtaran Tanrınız RAB'be karşı gelmeye kışkırttı. Tanrınız RAB'bin yürümenizi buyurduğu yoldan sizi saptırmaya çalıştı. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldırmalısınız.“Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz, dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, ‘Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım’ derse, ona uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın. Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun. Taşlayarak öldürün onu."

Sonuç yerine:
Burada verdiğim örnekler, çok daha uzun bir listenin sadece bir kısmı. Bu örneklerin Kur'an'da yer almadığını söylediğimde ilk karşılaştığım itiraz "ama hadis kitaplarında, tefsirlerde var" şeklinde olur. Evet, doğrudur. Hadis koleksiyonlarında bunlar neredeyse tıpatıp, kelimesi kelimesine yer alır. Çünkü o koleksiyonlar da aynı temel kaynaktan beslenir: Babil Talmudu. Bakın, Tevrat demedim. Sözlü Tevrat geleneği Mişna-Gemera, İslamcıların literatüründeki geleneksel Rivayet -Hadis-Tefsir zincirine tekabül eder.

Peki bunları takip etmekte sorun nedir? Tevrat, İncil, Kur'an hepsi aynı değil mi? Hatta bu soruyu daha da detaylandırırsak, iddia edildiği gibi İslamcıların şeriat hükümleri Kur'an'ın indiği dönemde Yahudi toplumunda var olan bu uygulamaların bazılarının tasdik edildiği, hatta Muhammed'in bu ilkeleri benimseyerek hadisler aracılığıya ashabına (dolayısıyla ümmetine) aktardığı iddiası ne derece doğrudur?

Bu iddia aslında hadis koleksiyonların kaynağı hakkında muhteşem bir itiraftır. Kuran Allah'ın Elçisi'ne, Tevrat, İncil dahil, kendinden öncekileri tasdik edici, tahkik edici bir mihenk, ölçüt, kriter (furkân) olarak indirilmiştir. Dolayısıyla, daha önceki metinlerde geçen uygulama ve hükümlerin doğruluğu konusunda başvurulacak ölçü Kur'an’dır. Kuran’ın içinde olmayan herhangi bir hükmün Kuran’dan tasdik alması mümkün değildir. Kuran’da A, B, C, D hükümleri geçiyor, Eski Ahit'te ek olarak Kuran’da yer almayan E, F, G hükümleri yer alıyorsa, Kur'an A, B, C, D'yi tasdik etmiş, E, F, G’yi tasdik etmemiştir. Mesele aslında bu kadar basittir.

Burada temel sorun, gerek Sünni, gerekse Şia ulemasının Kur'an'da olmayan Talmudik öğretileri bu koleksiyonlar yoluyla yaygınlaştırmışlar "kendi elleriyle yazarak", "bunlar da Allah'tan'dır" iddiasında bulunmuşlardır. Gerçekten de bu kişiler gayr-i metluv vahiy, kutsî hadis gibi bir takım uydurma kavramlarla elleriyle yazdıklarının Allah'tan olduğunu iddia ederler. Kur'an ise şöyle der:

2:78-79 "Onların içinde bir de ümmîler var ki, Kitab'ı bilmezler, bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zannederler. Vay haline o kimselere ki elleriyle kitabı yazıp, az bir çıkar elde etme amacıyla "Bu Allah katındandır" derler. Elleriyle yazdıklarından dolayı vay haline onların, kazandıklarından ötürü vay haline onların!" 

Gerçekten de mesela günümüzdeki Yeni Ahit’i insanlar kendi elleri ile yazmışlardır. Örneğin, Yeni Ahit’teki ilk kitap İmam-ı Matta’ya, ikincisi İmam-ı Mark’a, üçüncüsü İmam-ı Luka’ya, dördüncüsü İmam-ı Yuhanna’ya aittir.) Sünni-Şia inancında tıpatıp aynı şekilde bir kitap İmam-ı Buhari’ye, bir diğer kitap İmam-ı Müslim’e, bir diğeri İmam-ı Tirmizi’ye, bir diğeri İmam Cafer El-Tusi’ye, bir diğeri İmam El Razi’ye aittir. Böyle de devam eder. Bu kitaplar içerik, yöntem ve yapı itibarı ile büyük benzerlik taşır. Bu şekilde kendi elleriyle yazılan kitaplar için daha sonra ulema tarafından “bunlar dindendir/Allah katındandır” denmiştir (gayr-i metluv vahiy). Ancak kendi elleriyle yazdıkları bu kitapları yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz üzere Kur'an tasdik etmemektedir. "Kendi elleriyle kitap yazıp bu Allah’tandır" demek Yahudi/Hristiyanlar için sapkınlıksa, bu durum Sünnî/Şia için de geçerlidir.

Yazı bu kadar uzadı, ancak yukarıdaki örneklere ek olarak "İsrailiyat" kaynaklı olup da Kur'an'dan tasdik almayan diğer bazı örnekleri listelemek istiyorum, bunları da siz araştırın:
  1. Antromorfik tanrı inancı
  2. Düşmüş melek/yarı tanrı inancı
  3. İblis/Şeytanın yaratılması ile ilgili hikayeler
  4. Görünmez uçuşan varlıklar (cin/melek)
  5. Yeryüzünün konumu/yaratılışı ile ilgili detaylar
  6. Güneş ve Ay'ın hareketlerinden iyilik kötülük çıkarma
  7. Akide meselesi
  8. Mehdilik inancı
  9. Adem öncesi yaşanılanlar
  10. Kadınları aşağılayan hadisler
  11. Menstruasyon döneminde kadınların pis sayılması
  12. Havva hikayesi
  13. Hacer hikayesi
  14. İsa'nın babasız olması
  15. Ademin babasız olması


Not: Blogu okur yorumlarına açıyorum. Çok sevinmeyin ama!

Cumartesi, Temmuz 19, 2014

Gezi üzerine geriden gelen sorular ve cevaplar

Bu alıntıyı arşivlerde kalması amacıyla yapıyorum. Orijinali şurada. Soruları soran da cevaplayan da ben değilim.

OK, what you want is actually a book, but I'll see what I can do in a few paragraphs.
What's the current political landscape in Turkey?
We'll have to look at the polling data after this is over one way or another. I don't think anyone knows at the moment. Before the protests, AKP was polling at a bit over 50%.
Wikipedia gives me the impression that the current government won by a landslide, and yet people are very angry at those they elected.
They got a tiny bit below 50% of the vote. I'm unsure how many of those who voted for them are angry. This is a large country, and Istanbul probably has ~10M adults, pissing off even small fractions of the populace will cause the scenes you saw. Roughly this same crowd staged a huge rally in Istanbul in '07 and then a few months later AKP got more than 45% in the province.
Where did it go wrong, and how much support does the government realistically have, and where does the majority of the support now lie?
We'll find out for sure next year and in '15 (multiple elections). As much coverage as it gets, this is minor compared to what else is going on. PKK has entered into some kind of a deal, we don't know how Syria will work out and then, of course, there's the economy and if it tanks in a way that pisses people off all bets are off.
What specific events lead up to this? I've heard many people saying the erosion of rights and secularism is worrying, but specifically what has the current government done to piss off the whole of Turkey?
It started out as a sit-in in a park people wanted to preserve and then escalated. I think the people are, in general, pissed at the PM's attitude as he pretends those who didn't vote for him don't matter. He doesn't quite say "you don't matter" of course. Quite on the contrary, he pretends he's this fair, just, fatherly figure who'll take care of all and preserve the 'right' amount of liberty and allow certain things he disapproves of just for those other folks. Oh, of course, anyone who disagrees gets badmouthed. You can see how this attitude can piss people off. (The erosion of rights, freedom of expression etc. issues do exist, of course but this place hasn't ever been a social libertarian paradise. The present restrictions have somewhat of a more pious character, but are not vastly different. It is also worth noting, though, that 'same as before' even if true isn't good enough since freedoms and democracy are being advertised.)
What do you individuals see as the end goal(s) to these protests?
Depends on how they end.
Do you feel any danger that these protests could be hijacked by radical groups, as seen in Egypt, Syria, etc? I understand that right now, it is being done specifically in the name of secularism and human rights, but Egypt started this way too.
No. Depending on what happens with the PKK, it may swing towards a dangerous kind of nationalism though. With these folks in power, I wouldn't fear violent radical Islam here, of the local variety, in any form. As many observe they may well be carrying the potentially dangerous, poor, pious crowds into the system and to the center. As they do that the center, as it were, does shift of course but we won't see Taliban or anything anywhere near it here.
What can foreigners do to help restore your rights?
Do what, on paper, various institutions Turkey is a member of are supposed to do. Monitor, report, perhaps fast-track cases to ECHR. There's a perception here that this government cuts deals about foreign policy and is willing to be a Muslim role model to the other troubled countries. In exchange, it is claimed, people in the West, who usually fuss about rights and liberties, are silent about what they do to us domestically. I don't know how strong this undercurrent is, but it is there and, to the extent it exists, it is pushing people towards some kind of secular, anti-West nationalism.
Other than that Turkish liberty is primarily the Turks' business, you can't do much from abroad. If you live here and understand how things work in your country (and the pitfalls) you could share them with individuals around you. There's a tendency to either outright lie about how things are in 'the West' or to cherry pick rules and approaches from individual countries to justify heavy-handed or intrusive state action here. Not many people can read in foreign languages here, and, with this subservient press, people may genuinely believe what they hear. Of course it isn't cast in stone that this country has to be a 'Western' liberal democracy, but if this claim will be made and progress will be advertised it needs to be truthful. It isn't, so the people should know it isn't. (I prefer explicit illiberalism to illiberalism masquerading as liberalism.)

I'll leave the rest to people who actually faced the police. I get gassed at home and walk by the semi-dispersed crowds and breathe the gas. I can tell you, though, the people I saw were ordinary people -- just frustrated.

Pazar, Temmuz 13, 2014

Ramazan Yazıları (4): Oruç

Her Ramazan ayında “imsak” vaktine ilişkin tartışmalar Türkiye’nin gündemine oturur. Bu herkesin malumu. “Daha vakit var” diyerek Ramazan yazılarımın sonuncusuna, oruç konusuna başlıyorum.

Oruç kelimesi de “namaz” gibi Farsça’dan Türkçe’ye girmiştir. Kur’an’da “sawm” (çoğulu sıyâm) olarak geçer. Ancak salât ile namaz arasındaki kopukluk oruç ile “sawm” arasında pek yoktur. Bu nedenle, "salât" kelimesini kullanmakta ısrar etmeme rağmen oruç kelimesini kullanmakta bir sorun görmüyorum.

Aslında Kur’an ayetlerini okuyunca müslümanların bugün en hatasız yapabilmesi gereken ibadet oruçtur. Çünkü 2. surenin 183. ayeti ile başlayıp devam eden dört ayette açık bir şekilde anlatılmış, pek belirsizliğe, soru işaretine, mahal bırakmamıştır. Ancak bugün gelinen noktada durum beklenilenden farklıdır.

Sawm, kelime olarak “kaçınmak” (ing. abstain) anlamına gelir. Kur’an’da aynı kökten olmak üzere hem isim hem de fiil olarak geçer. Örneğin kaçınmanın en uç örneği olarak, 19:26'de Meryem insanlarla konuşmaktan kaçınmaktadır. Bir ibadet olarak oruç (sawm) için 2:183Ey inananlar! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi, korunmanız için oruç sizin üzerinize de yazılmıştır” denilmiştir. Devam eden ayetlerde (2:184, 2:185 ) bu emir detaylandırılmıştır. Buna göre:

  1. Kur’an’ın indiği ay olan Ramazan’ın sayılı günlerinde oruç tutmak
  2. Kimin gücü yetiyorsa yoksulu doyurmak
  3. Hasta yahut seyahatte olanlar için tutamadığı günler sayısınca sonradan tutmak

gerekmektedir. Bu ayetlerden “kaza orucu” olarak bilinen durum, hastalık yahut seyahat koşuluyla belirlenmiştir. Keyfi olarak tutulmayan oruçlar için kaza söz konusu değildir.

Orucun mahiyeti, yani vaktinin başlangıcı, kaçınılması gereken şeyler ise 2:187'de detaylandırılmıştır. Buna göre, fecrin beyaz ipliğinin siyahtan ayırt edilmesi ile başlayan oruç, geceye kadar tamamlanması gerekmektedir. Bu süre zarfında, yemek, içmek, cinsel haz, cinsel ilişki gibi eylemlerden uzak durmak gerekmektedir. Oruç gecelerinde ise bu eylemlerin hepsi yapılabilir.

Orucun başlangıç, bitiş saatleriyle ilişkili olarak daha önce salât vakitlerini açıklarken kullandığım şu resim açıklayıcı olacaktır.



Orucun başlangıç saatinin hesaplanmasıyla ilgili şimdiye kadar bir çok tartışma izlemişsinizdir. Bu tartışmaların çıkış nedeni, Türkiye’de resmi din uzmanlarının (!) değişik endişelerle imsak (sahur) saatini öne almasıdır. Aşağıda oldukça ilginç bir örnek yer alıyor:


Gecenin karanlığı devam ederken, daha “fecrin beyaz ipliğine” saatler varken oruca başlamak yanıltıcıdır. Çıplak gözle güneşin doğduğu yerdeki beyazlık farkedilene kadar oruç vakti başlamaz. Fecr ile güneşin doğuşu aynı şey değildir. Güneşin doğuşundan evvel, ufukta aydınlanma başlar, bu aydınlanmanın başlangıcı Kur’an’da “fecrin beyaz ipliği” olarak tasvir edilmiştir.

Fecr ile güneşin doğuşu arasındaki belirgin farkın bir benzeri gecenin başlangıcında yaşanır. Benim açımdan şaşırtıcı olan durum, imsak vaktiyle ilgili onca tartışmaya rağmen orucun bitiş vaktiyle ilgili hiçbir tartışmanın yaşanmıyor olmasıdır. Çünkü, Kur’an’da oruç için açık ifadelerle “geceye kadar tamamlayın” denmektedir. Kur’an’ın hiçbir yerinde günbatımı (gurub, örn: 18:17, 20:130, 50:39) ile gece (leyl) birbiri ile eş anlamlı olarak kullanılmaz. Ayette orucu “güneşin batışına kadar” değil, “geceye kadar” tamamlayın denmektedir. Güneşin batışı için gecenin başlangıcı demek, bunun simetrik versiyonunda, gecenin bitişini de güneşin doğuşuna kadar uzatmak anlamına gelir. Akşam kızıllığı anlamındaki şafak ise yine Kur’an’da geceden belirgin bir şekilde geceden ayrılmıştır: 84:16-17.

Kur’an’a göre gecenin alameti karanlıktır (36:37, 17:78, 13:10, 79:29, 91:4, 92:1), gündüz için de aydınlığa nispetle "mubsira" ifadesi kullanılıyor (10:67, 17:12, 27:86, 40:61). Yani gece, sadece güneşin değil, güneşin aydınlığının da gökyüzünden tamamen kaybolmasıdır. Oruç da gecenin başlamasına dek tamamlanmalıdır. Akşam ezanıyla, yani güneşin batmasıyla açılan oruç geceye kadar tamamlanmamıştır.

Cuma, Temmuz 04, 2014

Ramazan Yazıları (3): Kaç vakit, kaç rekat?


Seride bundan önceki iki yazımda önce namazla salât’ın aynı şey olmadığını, sonra da salât’ın mahiyetini Kur’an’a dayanarak açıklamaya çalışmıştım. Kısa bir özet geçmek gerekirse, namaz, salâtın diğer inançlarla harmanlanmış (senkretik), aynı zamanda da içi boşaltılmış halidir. Salât ise Allah’ın zikri Kur’an’ın düzenli bir şekilde okunması, disiplinli olarak çalışılmasıdır. Peki günde kaç vakit, kaç rekat, nasıl bir şekil, nasıl bir kalıpla bunu yapacağız şeklindeki sorulara da bu yazıda cevap arayacağım.

1. Salât’a hazırlık (abdest)
5:6 Ey inananlar, salât için kalktığınızda, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı mesh edin.

Ayet gayet açıktır. Salât öncesinde, yine farsça bir kelimeyle Türkçemize girmiş olan abdest eylemi en yalın haliyle anlatılıyor. Linke tıkladığınızda, ayetin devamında özel durumlarda ne yapılacağının da anlatıldığını göreceksiniz. Dikkat edilirse, ayetten her salât öncesinde bu hazırlığın yapılması gerektiği anlaşılıyor. Yani abdestin bozulması diye bir durum yoktur. Salât için hazırlık olarak en basitinden eller ve yüz yıkanır, daha farklı durumlarda daha kapsamlı temizlik yapılır.

2. Kıble
Kıble salât ikame edilen yer anlamına geldiği gibi, yön, hedef gibi anlamlara da gelir. Kur’an’da salât için bağlantılı olan kıble kelimesi şu şekilde geçer:

10:47 ... Evlerinizi kıble yapın, salâtı ikame edin!

Kıble kelimesinin yön, hedef anlamında kullanıldığı 2. surede 143-149  arasındaki ayetlerde, salât kelime olarak da anlam olarak da yer almaz. Bu ayetlerde yerlerinden yurtlarından kovulmuş olan bir gruba hicret sonrasında yön, hedef belirlenmiştir. Hatta bu ayetlerin öncesinde (2:115) “Doğu da batı da Allah’ındır, hangi yöne dönerseniz dönün Allah’ın yüzü vardır”, sonrasında da (2:177)iyilik yüzlerinizi doğuya batıya çevirmenizde değildir” dennilmektedir. Dolayısıyla, salât için herhangi bir yöne dönmek zorunluluğu yoktur. Kur’an’a göre, “evler” Kur’an’ın okunması/çalışılmasıyla (salât’ın ikamesiyle) kıble yapılmalıdır.

3. Vakitler

 Yazının başında metnini verdiğim ayette (4:103) salâtın belirli vakitlerde inananların üzerine yazılmış bir yükümlülük olduğu belirtilmiştir. Ayette yükümlülük ifadesi olan “kitab”, oruç ayetlerinde de aynı kökten kelimeyle ifade edildiğinden, anlam farklı yoruma ihtiyaç bırakmayacak derecede keskindir. Dolayısıyla Kur’an’ın ifadesinden salâtın, düzenli vakitlerde yapılması gerektiği ortaya çıkar. Peki bu vakitler nelerdir?

İslamcılara günde beş vaktin Kur’anî dayanağını sorduğunuzda, özellikle iki (11:114, 17:78) ayete referans (bazen ek olarak 2:238), bunun ardından epey yorum verirler. Bu ayetlerde geçen “günün iki tarafı”, “gecenin saçakları/zülüfleri” ifadesinde “zulefen” kelimesinin çoğul olması, bir de 2:238’de salât’ın çoğul halde “salavât” olarak geçmesini dayanak göstererek, kafalarındaki beş vakit ön kabulüne dayanak sunarlar. Ancak, kendimizi varsayalım yedi vakit diye şartlandırırsak, aynı mantıkla, benzer argümanlarla Kur’an’dan yedi vakti de çıkarabiliriz. Bu metodda sorunlu olan durum, Kur’an’ın ne dediğini anlama gayesinden ziyade, hadis koleksiyonlarından oluşmuş şartlanmışlığı Kur’an’a onaylatma çabasıdır. Oysa Kur’an’ın özellikle hüküm bildiren ayetlerinde anlam her zaman nettir. Kafamızdakini Kur’an’a onaylatmaktan ziyade, hiç bir önyargı taşımadan, kafamızda herhangi bir şartlanmışlık olmadan Kur’an’ın ne dediğine bakarsak bu karmaşık durumlara yer yoktur. Bu durumu Kur’an’dan örnek göstererek açıklamaya çalışayım.

Günün vakitleri söz konusu olduğunda, Kur’an’da 1) salâtul fajr (sabah), 2) salâtul ‘ışâ (akşam) olmak üzere iki adet salât geçer (24:58). Salâtın mahiyeti üzerine yazdığım yazıyı destekleyici olarak, salatul fajr, başka bir ayette (17:78) “Kur'an-ul fajr” yani  “Sabah Kur'an”ı olarak geçer. Geleneksel çevirilerde ‘ışâ kelimesini başka yerlerde akşam diye çevrilirken (örnek: 12:16, 3:41, 18:28, 79:46, vb.) salât-ul ‘ışâ yatsı namazı diye çevrilir. Akşam namazının karşılığı salatul mağribdir. Oysa, Kur’an’da hiçbir yerde salâtuz-zuhr (öğle), salâtul ’asr (ikindi), salatul mağrib (akşam) geçmez. Burada hem ilginç, hem de çok önemli bir ayrıntıya da dikkat çekeyim: 24:58’de vakit olarak “öğle” de geçmesine rağmen, “salâtuz-zuhr” diye bir ifade geçmez. (Yanlış anlama olmasın, bu ayrıntı, salât konusunda hüküm olarak tek dayanak olamaz, çünkü ayet, çocukların anne-babalarının odalarına giriş çıkışlarında izin almalarıyla ilgili bir ayettir.)

Şimdi salâtın vakitlerini bildiren iki ayete bakalım:

11:114 Gündüzün iki tarafında, ve gecenin saçaklarında salâtı ikame et.

Geleneksel yorumcular, gündüzün iki tarafı olarak öğle ve ikindiyi, gecenin saçakları olarak da akşam, yatsı ve sabah vakitlerini bu ayetten çıkarırlar. Özetle, gündüzün iki tarafının öğle ve ikindi olduğunu, burada  geçen saçaklar (zulefen) kelimesinin çoğul olmasını, Arapça’da da çoğulun en az üç olması gerektiğini dayanak gösterirler. Bu yorum oldukça zorlama bir yorumdur. Öncelikle, gündüzün orta noktasını güneşin en tepede olduğu an olarak kabul ettiğimizde, hem öğle hem ikindi vakitleri güneşin batıya doğru meyletmesinden sonra olduğu için iki taraf olmaz. İki vakit de aynı taraftadır. Diğer yandan zulefen kelimesinden üç değil, dört, beş, altı,.. gibi rakamlar da çıkabilir. “Neden üç” sorusuna herhangi bir cevapları yoktur. Oysa ayette rakamsal bir ifade yoktur. Amaç ayetin ne dediğine bakmak değil de, ayeti kafamdaki beş vakte nasıl uydurabilirim kaygısı olunca bu şekilde yorum mümkün.

Ancak ayette geçen anlatım oldukça net. Gündüzün iki tarafı, güneşin doğuşundan önce ve batışında sonra olan vakitlerdir. Çünkü bir şeyin “tarafı” o şeyin dışındadır. Çok basit bir örnekle, gayet doğal bir ifadeyle, “evin sağ tarafında araba var” dediğimizde, bu evin içinde araba olduğu anlamına değil, evin dışında araba olduğu anlamına gelir. Ayette geçen gündüzün iki tarafı da güneşin doğuşundan önce ve batışında sonra olan vakitlerdir. Bu vakitler aynı zamanda gecenin saçaklarıdır. Çünkü gecenin alameti karanlıktır (17:12, 36:37). Halbuki güneşin doğmasından önce ve batmasından sonra gece hemen başlamaz, sabah (fecr) ve akşam (‘ışâ) vakitleri de işte bu anlamda gecenin saçaklarıdır. Bu durum şu ayetle daha da netleşir:

17:78 Güneşin batmasından gecenin karanlığı basıncaya kadar salâtı ikame et, ve sabah Kur’an’ını.

Bu ayette bahsedilen vakitler de bir önceki ayetle aynıdır. Burada ayrıca ideal bir salâtın uzunluğu hakkında da açık bir anlatım vardır. Güneşin batmasından (dulûk) gecenin karanlığına (ğasaqıl-leyl) kadar olan süre yaz/kış ortalaması alındığında 20-30 dk ile 45-50 dk arasında değişir. Bu ayette geçen ilk vakit salatul ‘ışâ’ya, ikinci vakit ise Kur'an’ul fecr=salatul fecr’e işaret etmektedir. Fecr, tan yerinin ağarmasından güneşin doğuşuna kadar geçen vakittir.



Bu iki ayette açık bir şekilde belirtilen iki vakit, yani salât’ın sabah ve akşam ikame edilmesi, Kur’an’ın genelinde bir çok defa tekrarlanmaktadır: 6:52, 7:205, 18:28, 76:25-26. Dikkat edilirse, bu ayetler, salât sırasında dua, yalvarma, Allah’ı övme, yüceltme anlamındaki tesbih, günahlara af dileme (istiğfar) yapılacağını bildiriyor. Aynı zamanda bu eylemlerden, özel bir hazırlık gerektirmeyen, sadece zihnen yapılabilen dua, yardım isteme, yalvarma, Allah’ı yüceltme, af dileme, şükür salâttan bağımsız olarak bahsedildiğinde günün her anında yapılabilir: 19:11, 30:17-18, 33:41-42, 40:55, 48:9, 50:39.



Günün iki vaktinde, sabah (fecr) ve akşam (‘ışâ) vakitlerinde ikame edilecek salâta ek olarak yukarıdaki ayettn bir sonraki ayette teheccüd olarak bildiğimiz “ek” bir salât daha vardır:

17:78 Geceleyin, senin için nafile (ek, yahut ekstra) olmak üzere, uyanarak Kur’an’ı çalış.

Bu ayette geçen ekstra salât ibadeti, daha önceki yazımda da değindiğim, 73. surede   detaylı şekilde anlatılmaktadır. Başka bir ayette bu salât’ın ismi “salâtul vustâ” (orta salât) olarak geçmektedir.

2:238 Salâtlarınızı koruyun, orta salâtı da. Tam bir saygıyla Allah için ayakta durun.

2:239 Bir korku ve endişeniz olursa, yürüyerek veya binek üzerinde. Güvenliğe ulaştığınızda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.

Ramazanlara has olarak kılınan teravih ibadetinin aslı bu orta salâttır. Kur’an’dan anlaşıldığı üzere, Ramazan’a has bir salât değildir. Ancak, ayette de geçtiği üzere “ekstra” olduğundan, kişinin günlük kısıtlarına göre uzatılıp kısaltılabilir.

4. Rekat sayısı
Kur’an’da salât için rekat sayısı yoktur. Aslen rekat diye bir şey de yoktur. Salâtın ideal uzunluğu yukarıda gördüğümüz üzere 30-45 dk’lık zaman dilimini kapsar (17:78). Bu süre 73:20’de de gördüğümüz üzere arzuya göre uzatılıp kısaltılabilir. Ayrıca, abdest konusunda iki cümle ile, oruç konusunu da yine iki cümle ile net, yalın ifadelerle açıklayan Kur’an’ın salât konusunda özel bir ritüel, kalıp getirmemesi, bu ibadetin özgür, ama hedefine uygun bir şekilde yapılması gerektiğine işaret eder. Önemli olan rekat sayısı değil, tam bir konsantrasyon içerisinde Kur’an’ı çalışmaktır. Nitekim, namaz kültüründe bile bizim "jet imam" müessesi 15 dk içinde 20 rekatlık teravihi kıldırırken, Mekke’de Ramazan’da kılınan iki rekatlık teravih/teheccüd yarım saati bulur. Dolayısıyla salât’ın uzunluğunun rekat sayısıyla bir alakası yoktur. Yolculuk, hastalık, iş, görev gibi çeşitli durumlarda salât uzatılıp kısaltılabilir.

5. Toplu salât (Salatul Cum’a)
62:9 Ey inananlar! Toplanma (Cuma) günü, salat çağrıldığınızda, Allah'ın Zikri'ne (salât’a) koşun! Alışverişi bırakın!Ayrıca 2:43, 3:43  gibi ayetlerde “rüku edenlerde birlikte rüku edin” denilerek salâtın tek başına olduğu gibi toplu olarak da ikame edilebileceği ifade edilmiştir. (Not: rüku=eğilmek, secde alnın yere konması olduğundan, rüku secdeden bağımsız bir hareket değil, secdenin bir parçasıdır. Çünkü ayakta olan ya da oturan bir kişi, eğilmeden secdeye gidemez.)  Buradaki Cuma kelimesi haftanın Cuma gününe mi yoksa belirli günlerde yapılan toplanmalara mı işaret eder tam olarak emin değilim. Çünkü Arapça’nın aslında haftanın Cuma olarak bildiğimiz gününün adı yevmi arûba’dır. Bu konuda belirsizlik söz konusu. Ancak, günün anlamı ya da isimlendirmesi şurada dursun, bugün Kur’an’dan başka herşeyin alet edildiği Cuma namazlarının “salatul cum’a” olmadığının aşikar olduğunu düşünüyorum.
Cuma konusunda son bir not: yukarıdaki ayette de görüldüğü üzere cum’a salâtına çağrı sadece erkekler için değil bütün inananlar içindir.


Toplu salât'a örnek (temsili)

Şu halde, üç yazının ardından kendi şahsi uygulamamı da özetleyecek olursam, yolculuk, iş, hastalık gibi durumlar haricinde takip ettiğim uygulama her sabah ve her akşam 30-40 dakika Kur’an’ı okuyor, bu çalışmanın sonunda da secdede Allah’a şükür, dua ile salâtımı tamamlıyorum. Bu okuma ayakta yapılabileceği gibi, oturarak da yapılabilir. Herhangi bir yön mecburiyeti yoktur. Secde sırasındaki duanın hangi dil ile yapıldığı önemli değildir. Mutlaka secdede yapılması da şart değildir. Buna ek olarak bazı günlerde gece yarısından sonra, yahut önce, ekstra çalıştığım da oluyor. Bu çalışmalarda takip ettiğim yol, genel olarak her salâtta 7-10 sayfalık bir sure okumak, bazen de birkaç sureyi birleştirmek oluyor. Bu çalışma temposuyla her ay ya da iki ayda bir Kur’an’ın tamamını okumak mümkün. Bu da kişinin Kur'an'la bağlantısını dinamik tutuyor ki zaten salât'ın bir anlamı da bağlantı kurmaktır. Ancak bu takvim herkes açısından farklı olabilir. Bu bir kalıp değildir. Önemli olan Kur’an’ın ifadesiyle  “kolayınıza geleni okumak” onu anlamaya çalışmak, onu sorgulamaktır. Bu disiplinle Kur’an’ın bizi doğru olan dine, istikametini ulaştırmasını beklemek mümkündür. Muhammed İkbal'in ifadesiyle salât'ın amacı "Kur'an'ın her ayetinin Nebi'nin kalbine vahyolunduğu gibi bizim kalbimize de vahyolunmasını" sağlamaktır.

Salât konusunu burada tamamlarken, bir uyarım olacak. Asla benim dediklerime değil, Kur’an’ın dediklerine uymanızı, beni değil Kur’an’ı takip etmenizi, beni takip ederek üzerime atacağınız hiç bir sorumluluğu üstlenmeyeceğimi peşinen söylemek istiyorum.

Salı, Temmuz 01, 2014

Ramazan yazıları (2): Salât nedir?


Bir önceki yazımda Kur’an’da geçen salât kelimesinin neden “namaz” olarak çevrilmesinin yanlış anlamalara neden olacağını açıklamış, salât için “Allah’ı anmak, hatırlamak, onun buyruklarını (Kuran’ı) anlamak için düzenli olarak günün belli vakitlerini ayırmak, bu vakitlerde Kur’an okumaktır” tanımını vermiştim. Bu yazıda bu tanımı daha detaylı olarak tartışacağım. Namaz, İslamcıların, daha önceki dinlerden harmanlayıp türettikleri, anlamsızca tekrarladıkları bir ritüel olarak anlaşıldığında salât bunun tam zıttına işaret eder.

Önce, salât kelimesi ile birlikte dikkat çekeceğim iki kelime daha var: 1) Zikir 2) Duâ. Bu üç kelime hem Kur’an’da çok sık geçer, hem birbiri ile yakından ilişkilidir. Ancak hepsi de aynı şeyi ifade etmez.

Kelime olarak  gerek salât, S-L-W kökünden gelir. Bu kökten kelimeler Kur’anda yüze yakın yerde geçer: salât (83), sallâ (12), musallâ (1), musallîn (3). Ayrıca bu kelimenin geçmediği ama salât ibadetin tasvir edildiği bölümler de vardır (örn. Sure 73).  Anlam olarak şurada da görüldüğü üzere  çok farklı anlamlara gelebilen bir köktür. Bizim için önemli olan anlamı özel bir ibadete (salât) atıf yaptığı yerlerdir. Bu da Kur’an’ın ifadesinde “ikame-i salât” olarak, yani salâtı ikame etme, salâtı ayakta tutma, salâtı sürdürme olarak kendini bulur.

Salât ibadeti ile bağlantılı olarak anmak, hatırlamak, düşünmek anlamına gelen  zikir (Z-K-R), türevleriyle birlikte Kur’an’da 292 kez geçer. Çağırmak, yardım istemek, davet etmek, yalvarmak anlamındaki duâ (D-‘A-W) ise 212 kez geçer. Bu kelimelerden sadece duâ kelimesinin Türkçe’deki dua ile örtüştüğünü söyleyebiliriz. Zikir kelimesini Allah’ı anmak, hatırlamak, düşünmek olarak çevirirsek, duâ da Allah’tan yardım istemek, Allah’a yalvarmak anlamına gelir. Ancak, tekrar etmek gerekirse salât=zikr=duâ diyemeyiz.

Kelimelerin anlamı hakkındaki bu kısa açıklamadan sonra şimdi Kur’an’a bakarak salât ibadetini anlayalım. Çünkü biliyoruz ki, kelime anlamı “okuyuş” demek olan Kur’an bize bu ibadetin nasıl yapılacağını da öğretmiştir (2:239). Bu ibadet, daha öncekilerin, inanmayanların, dinini Allah’a değil de insanlara dayandıranların yaptıkları, bağırış çağırışlardan ibaret olan ritüel değildir (8:35).

Kur’an’a göre ibadetlerin en büyüğü, salât’tan da önemli olanı, Allah’ı zikirdir, yani onu düşünmek, hatırlamaktır: 29:45. (Bu zikir, tarikat ayinleriyle karıştırılmasın.) Salât ibadetini Allah’ın bize öğrettiği şekilde ikame etmek gerekirse, salât ibadetinin amacı Allah’ı zikir olarak bildirilmiştir (20:14). Allah’ı zikir, yani düşünme, hatırlama her zaman, her şekilde, her durumda yapılabilecek bir eylemken, salâtın ikamesi, yani ayakta tutulması, sürdürülmesi, bu ibadetin belirli bir düzen içinde düzenli, sürekli olarak yapıldığında mümkündür.

Bir çok ayette zikrin Kur’an’ın kendisi olduğu (bazı örn. 3:58, 6:90, 7:2, 12:104, 16:44, 15:9, 81:27, 68:52) düşünüldüğünde Allah’ın zikri de Kur’an’la mümkündür. Zaten El-Zikr (Türkçe’de bulunmayan “the” belirtme edatı kelimenin önüne geldiğinde) Kur’an’ın diğer adıdır.

Bu açıklamaların eşliğinde Kur’an’a bir bütün olarak bakıldığında, salât ibadetinin farklı yerlerde detaylarıyla açıklandığını görüyoruz. Bir kaç örnek vereyim. İlk inen sure olduğu iddia edilen 96. sureye baktığımızda, “Oku!” emriyle başladığını, oku emrinin kalemle insanı bilmediğini öğreten Rabb’inin adıyla pekiştirildiğini, bu emre (okumaya) karşı gelenin insanı "salât"tan alıkoyduğunu, düşünmekten kaçan kişinin durumunu öğrendikten sonra, Allah’a secde etmemiz, yakınlaşmamız gerektiğini  görüyoruz. Bir diğer dikkat çekici nokta olarak “insana bilmediğini öğreten” ifadesinin  altını çizeyim. Aynı ifade 6:91’de de geçmekte, bu ayette “ne sizin ne de babalarınızın bilmediği şeylerin öğretildiği” Kitab’ı kim indirdi diye sorulmakta, takip eden ayet “işte bu kitap” ifadesiyle başlayıp, onlar “salât”larını korurlar (muhafaza ederler)” ifadesi ile son bulmaktadır. Salât’ı korumak, yani “Kur’an’ı öğrenmeyi, çalışmayı” muhafaza etmek, kul uydurmalarının salât’ın içine girmesini engellemekle mümkündür. Aynı ifade "salatlarınızı koruyun" ifadesi 2:238'de de geçmektedir (vakitleri tartışırken bu ayeti daha geniş inceleyeceğim).  Salât, “oku”makla başlayıp, secdeyle biten, bilmediğimizi öğrenmek için Kur’an üzerine yoğunlaştığımız, onu araştırdığımız, düzenli olarak bunu sürdürdüğümüz, çalışma  şeklidir.
Örneklere devam edeyim. İkinci inen sure olarak bilinen 73. Surenin ilk başında şu ifadeler geçer: “Gecenin birazı hariç, kalk! – Yarısında  ya da yarısından biraz az,  ya da biraz fazla. – Ve düşünerek Kur’an oku!” Surenin son ayetinde, gecenin üçte ikisinin, yarısının, ya da üçte birinin ibadetle geçirilmesinin zorlu olacağının bilindiği, dünyanın bin bir türlü hali olduğu,  Kur’an’dan kolayınıza gelenin okunması gerektiği detaylı bir şekilde anlatılır.

Bir başka örnek, yukarıda bahsettiğim, 29:45'te“Kitap’tan sana vahyedileni okuyarak salât’ı ikame et (sürdür, ayakta tut), gerçekten salât çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar, Allah’ın zikri (Allah’ı zikretmek) daha büyüktür (en büyük ibadettir). Allah ne yaptığınızı bilir” denmektedir. Burada da, salât, bilmediğimizi öğrenmek için, Kur’an’ı ders çalışır gibi çalışmaya işaret eder. Yine bu anlatımda görülüyor ki, amaç (Allah’ı zikretmek-20:14), salât’ın üzerindedir. Dolayısıyla, anlamsız hareketlerden bir fayda ummamak gerekir. Yine bununla bağlantılı olmak üzere, “salât’ın farkında olmadan, salâtlarından habersiz olanların vay haline” denmiştir. 107:4-5 Geleneksel çevirilerde bu ayetler (örnek Yaşar Nuri Öztürk çevirisi:) “Vay o namaz kılanların/dua edenlerin haline ki, namazlarından/dualarından gaflet içindedir onlar!” şeklinde çevrilmiştir. Dikkat edilirse vay haline denilenler inanmayanlar değil, bilakis salâtı ikame edenler, ancak bunu habersizce yapanlardır.

Örnekler çoğaltılabilir:

3:114 “Hepsi bir değildir, Kitap ehli içinde gece saatlerinde ayakta kalıp Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır”.

19:58 “Onlara Rahman'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

25:64 “Onlar ki gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geçirirler”

17:45 “Kur'an okuduğun zaman seninle, ahirete inanmayanların arasına gizli bir perde çekeriz.”

17:78 “Güneşin alçalmasından/batmasından, gecenin kararmasına kadar salât’ı ikame et, ve fecr Kur’an’ını. Çünkü fecr Kur'an'ı şahitlidir.

32:15 “Bizim ayetlerimize o kimseler inanırlar ki onlar, kendilerine o ayetler okunduğu/hatırlatıldığı/düşündürüldüğü zaman secdeye kapanırlar; Rablerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.”

39:9 “Veya o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman gibi midir?”

18:28 “Nefsini, sabah akşam Rablerinin rızasını arzulayarak yalvaranlarla/dua edenlerle beraber tut/sabret... Kalbini kendi heveslerine/keyfine uyarak bizi anmaktan (zikrimizden) habersiz bıraktığımız/alıkoyduğumuz hep aşırılığa kaçan kişiden uzak tut.”

47:24 “Onlar Kur’an’ı sorgulayarak okumuyorlar/düşünmüyorlar mı?”

84:20-21: “Onlara ne oluyor ki inanmıyorlar? Kendilerine Kur’an okunduğu zaman secde etmiyorlar?”

Bu ayetlerden bazılarına salât vakitlerini incelerken tekrar döneceğiz. Bütün bu örneklerde, hatta burada yer almayan ayetlerle birlikte, Kur’an’ın genelinde sürekli vurgulanan, istenen şey, Kur’an’ı düşünerek okumak, sonrasında da secde etmektir. Şu halde, en başta verdiğim tanımı tekrarlamak gerekirse, salât ibadeti “Allah’ı anmak, hatırlamak, onun buyruklarını (Kuran’ı) anlamak için düzenli olarak günün belli vakitlerini ayırmak, bu vakitlerde Kur’an okumaktır”. Yazıdan da anlaşılacağı üzere burada “okumak”tan kasıt, Kur’an’ın Arapça metnini anlamadan at yarıştırır gibi hızlı hızlı terennüm etmek, ezbere tekrar etmek değil, ders çalışır gibi ayrıntılarıyla çalışmak, sorgulamak, düşünmektir. Metnin anlaşılmadan tekrar edilmesi, lafız olarak Kur’an’a benzer bir melodi ortaya çıkarsa da bunlar Kur’an’ın ifadesiyle “kitap yüklü eşeklerden” (62:5) farksızdır. 

Bu yazıda salât ibadetinin mahiyetini tartıştım. Bir sonraki yazıda, çok merak edilen, vakit, kalıp, şekil gibi özellikleri irdeleyeceğim.