"Democracy is a pathetic belief in the collective wisdom of individual ignorance." H.L. Mencken

Çarşamba, Nisan 16, 2014

Mesnevi'de evrim


Son dönemde yaratılış, evrim, organik hayatın başlangıcı, big bang teorisi hakkında okuyorum. Bu konuda daha detaylı bir yazı yazmak için henüz erken. Ancak dipnotlardan iz sürerken evrim konusunda Rumi'ye atıf yapıldığını gördüm. Atıf yapılan pasajın İngilizce çevirisi (Whinfield) şu şekilde:
The evolution of man.
First he appeared in the class of inorganic things,
Next he passed therefrom into that of plants.
For years he lived as one of the plants,
Remembering naught of his inorganic state so different;
And when he passed from the vegetive to the animal state
He had no remembrance of his state as a plant,
Except the inclination he felt to the world of plants,
Especially at the time of spring and sweet flowers.
Like the inclination of infants towards their mothers,
Which know not the cause of their inclination to the breast,
Or the excessive inclination of young disciples
Towards their noble and illustrious teachers.
The disciple's partial reason comes from that Reason,
The disciple's shadow is from that bough.
When the shadows in the disciples cease,
They know the reason of their attachment to the teachers.
For, O fortunate one, how can the shadow move,
Unless the tree that casts the shadow move as well?
Again, the great Creator, as you know,
Drew man out of the animal into the human state.
Thus man passed from one order of nature to another,
Till he became wise and knowing and strong as he is now.
Of his first souls he has now no remembrance,
And he will be again changed from his present soul.
Bu metni daha öncesinden gördüğümü hatırlamadığımdan google'da türkçe çevirileri tarattım. İlginç bir şekilde hem elektronik olarak elimde olan mesnevi çevirilerinde, hem de googledan eriştiğim birkaç online çeviride (1, 2) söz konusu bölüm atlanmış, 3570'ten 3715'e geçiliyor. Neyse ki twitterdaki dostlar şu linki ulaştırdılar. İlgili pasajın Türkçesi şu şekilde:

İnsanın başlangıçtan itibaren yaratılış halleri ve konakları

Önce cansızlar ülkesine geldi; cansız oluştan nebat/bitki haline ulaştı.
Yıllarca nebat halinde ömür sürdü; savaştan dolayı cansızlık halini hatırlamaz.
Nebãt halinden hayvanî hale geçince, nebat hali hiç hatırına gelmez.
Sadece nebata doğru özellikle bahar ve çiçek zamanı arzusu olduğunda hatırlar.

3640 - Süt içmeye olan isteklerinin sırrını bilmeyen çocukların, annelerine olan meyli gibi;
Her yeni müridin, bahtı genç yüce şeyhe aşırı isteği gibi.
Bunun cüz’î/parça aklı, o küllî/bütün akıldandır; bu gölgenin hareketi, o gül dalındandır.
Gölgesi, sonuçta kendinde yok olur; o zaman istek ve arayışın sırrını bilir.
Ey talihli! Bu ağaç salınmazsa, diğer dalın gölgesi nasıl salınır?

3645 - Bildiğin yaratıcı, yine onu hayvanî halden insanlığa çekip götürüyordu.
Böylece ülkeden ülkeye gitti, neticede şimdi akıllı, bilgili oldu ve olgunlaştı.
Önceki akıllar hatırında yoktur; yine bu akıldan da -başka hale- dönüşecektir.
Bu hırs ve istek dolu akıldan kurtulunca, şaşılacak yüz binlerce akıl görür.


Rumi uzmanı sayılmam, evrimsel biyolojiyi de sadece meraktan okurum. Ama bu kayıt burada kalsın.

Not: Şu site çok faydalı, mutlaka göz atın: http://evrimagaci.org/

Pazartesi, Nisan 14, 2014

Devletçiler için kapitalistlerle tartışma kılavuzu

Bu yazıyı Amerikalı okurlara hitap eden başka bir yazıdan ilham alarak, büyük oranda tercüme ederek, hem geçmişte içinde bulunduğum hem de gelecekte muhtemelen gireceğim tartışmalara ışık tutması amacıyla yazıyorum. Gerek twitter’da, gerekse başka bir mecrada kendinizi benimle (ya da liberteryen/kapitalist biriyle) tartışıyor bulursanız, aklınızda bulunması gereken noktalar şunlar:

1. Sizinle tartışıyorsak, ya da herhangi bir diyaloga girmişsek, bu her zaman ,“illaki de”,  sizin fikirlerinizi beğendiğimiz, ilginç bulduğumuz, sizden bir şey öğrenmeye çalıştığımız anlamına gelmez. Tamam, sosyal medyada önümüzde yeni ufuklar açan, farklı perspektifler kazandıran, hatta yeni ilgi alanları uyandıran kişilerle muhabbetin tadı başka hiç bir şeyde yok. Kısacası, dile getirdiğiniz argümanı, itirazı bundan önce defalarca duymuş, çeşitli ortamlarda tartışmışızdır; verecek birden fazla cevabımız da vardır. Hangi cevabımı seçtiğimiz, ciddiye mi aldığımız yoksa dalga mı geçtiğimiz tamamen o anki ruh halimize bağlı olarak değişir.

Devlet konusunda kafa yormuş ilk kişi siz değilsiniz. Özellikle liberteryen literatürde bir kaç kitap okusanız, “peki yolları kim yapacak”, “güvenlik ne olacak”, “bütün bunlar ütopya” gibi artık cevaplamaktan bıkıp usandığımız argümanları getirerek sadece kendi bilgisizliğinizi, ya da en azından bir kaç saatinizi ayırıp bunları araştıramayacak kadar üşengeç olduğunuzu, aslında hiç de kafa yormadığınızı, amacınızın bizim ne dediğimizi anlamak yerine kuru laf üretmek olduğunu ispat ediyorsunuz.


(Şahsi olarak, bilgili olmadığım, sağda solda bir iki okumayla uzmanı olamayacağım konularda fikrine değer verdiğim, yol göstermesi için soru sorduğum, hatta hatta sırf geyiğine sohbet ettiğim insanlar kuşkusuz var. Bu kişiler zaten çoğunlukla hem kendilerinin hem de benim tutumumum farkındadırlar. Ancak, aşağı yukarı 20-30 yıldır üzerinde çalıştığım, yüzlerce makale, kitap okuduğum, kaynak karıştırdığım, ders verdiğim, öğrenci yetiştirdiğim konularda – ekonomi, kapitalizm, sosyalizm, devlet teorisi–  sosyal medyada önüme düşmüş rasgele bir hesaptan yeni bir şey duyma ihtimalim milyonda 0.000001’dir. Böyle değilse zaten bunu anlarsınız, allame-i cihan değilim, bilmediğimi söylemekten gocunmam. Çoğunlukla neyi bilmediğinizi ortaya koyup ukalalık yapmadan önce, neyi bildiğinizi ciddi bir şekilde (günde beş öğün) sorgulayın, ben öyle yapıyorum.)

2. Tüm insanların akıllı olup kafasını kullanmasını, muhakeme yeteneklerini her daim çalıştırmalarını çok isterdik. Öyle bir durumda zaten devlet denen yapı ortada olmazdı, devletin bir sürü asalak fikriyatçısı ile de uğraşmak zorunda kalmazdık. Ancak dünyada aklını çalıştırtmayan, muhakeme yapamayan aptal insanlar, maalesef , var. Politik çizginizi bize anlatmadan önce bilin ki, el kaldırıp indirmeyle oluşturduğunuz hukukunuzu, örtülü şiddet kılıfında uyguladğınız eşitlikçi anlayışınızı, azınlıkları ezen demokrasinizi, her biri ayrı bir komedi olan seçimlerinizi, acınası “onu değil de beni seçin” propagandalarınızı yeteri kadar izledik. Politikadan anladığınız şeyi, yani solcunun diğerlerine “faşo”, “pis kapitalist” diye höykürmesini, sağcının diğerlerini “dinsiz”,  “hain” diye yaftalamasını, birinin diğerini “homofobik”, diğerinin de onu “ahlaksız” görmesini, feministinden dincisine, cemaatçisinden hayvanseverine “slogan” kahramanlığı yapmasını hem gülünç hem de acınası bir zavallılık olarak görüyoruz. Bu nedenle çoğu zaman, hepinizle, özellikle de hem siyasi hem fikri liderlerinizle dalga geçiyoruz. Çünkü, aklını kullanmak isteyen, kirlenmemiş, saf beyinlerin sizi ciddiye almasını istemiyoruz.

3. Zaten belli bir ideolojiye, özellikle tüm varyantlarıyla sosyalizm, sol, devletçi düşünceye, körü körüne bağlanmışsanız, sizi herhangi bir “şeye” ikna etmeye çalışmak, size birşey anlatmak derdinde değiliz. Açık olmak gerekirse sizi umutsuz vakıa olarak görüyoruz. Neye inandığınız, neyi düşündüğünüz yine çoğunlukla umurumuzda  değildir, sizi ikna etmeye dönük bir çabamız da yok (zaten aksi bir durum olursa bunu fark edersiniz). Bu tavrı, kaba ya da sevimsiz bulabilirsiniz. Bunu şahsen dert etmem, gocunmam da, çünkü çoğu insan siyaset, ekonomi, felsefe, mantık gibi emek gerektiren alanlarda cahil kalmayı tercih eder.

Biliyoruz ki, politika, ekonomi, felsefe tartışan kişiler kahır ekseriyette yani ezici bir çoğunlukla “objektif” doğrulara ulaşmak için bunu yapıyor değiller. Ne sebeple olursa olsun, siyasi yelpazede kendine bir taraf seçen, onun değil de şunun devleti yönetmesi gerektiğini savunan kişiler siyasi propaganda peşindedir. İdeolojinizin altyapısı olarak, eğer devlet mefhumunu ciddi bir şekilde uzun uzun sorgulamış, nihayetinde de devletin X, Y, Z gibi amaçlar için gerekli bir kurum olduğu sonucuna ulaşmışsanız (ki ideolojiniz bunu söyler), bunun anlamı muhakeme kabiliyetinizin eksik demektir. Bu konular size göre değil. Bizim gözümüzde, bir kişinin hala devletçi olması, devletin işe yarar bir kurum olduğunu düşünmesi, zaten iyi düşünemediğinin  delildir. Devlet denen kurumun kocaman bir fiyasko olduğunu görebilmeniz için hem teorik, hem pratik kanıtlar o kadar fazla, o kadar kör gözüm parmağınadır ki, aklı başında olan bir kişinin devletin varlığını açıklamaya, gerekçelendirmeye çalışmasına inanamayız.

İşte bu yüzden, ideolojinizi  desteklemek için devlet yanlısı argümanları ortaya her koyduğunuzda, sizi ikna etmeye çalışmanın aslında yanlış olduğunu düşünür, sizi de  umutsuz bir vakıa görürüz.  Yine biliriz ki, ekonomi, politika, felsefe gibi alanların birine ya da birkaçına ilgi duyan insanlarıın sağdan soldan duyduğu kavramları derinlemesine irdelemesinin yolu, sosyal medya tartışmaları, ya da internet blogları değildir. Bizim ikna etmeye çalıştığımız, samimi olarak araştıran, sorgulayan, devletçi ideoloji  bataklığına saplanmamış bu beyinlerdir. Objektif doğruya samimi bir şekilde ulaşmaya çalışan kişilerin kafasında yeterince soru işareti oluşturabilirsek, onlar zaten gereğini yapacaklardır. Bu nedenle, devletçi ideoloji  yanlılarıyla tartışıyor göründüğümüzde aslında sizi ikna etmeye çalışmıyoruz. Tartışmayı izleyen, okuyan, izleme ihtimali olan kişilerin kafasını karıştırmak, soru oluşturmak gibi kötü niyetlerimiz var, ki bu insanlar salak ideolojilerin peşinde çok zaman kaybetmesinler.

4. Siyasi bir yarış içinde değiliz, bu anlamda politik bir kazanım, devlet gücünü ele geçirme, bir partiyi ya da adayı destekleme gibi gizli hedeflerimiz yok. Kim herhangi bir parti, lider, aday için destek istiyorsa, “hatta ben liberalim bana oy verin” gibi salakça şeyler söylüyorsa, sizin cebinize el atmanın yollarını arıyor, sizi kandırıyordur, ondan hızla uzaklaşın. Seçimleri kazanmaya çalışan herhangi bir aday “hatta anarko kapitalistim” bile dese, ya kendisi hakkında yalan söylüyordur, ya amaçları hakkında yalan söylüyordur, ya da hiç bir haltı doğru anlamamıştır. Seçimler kötüdür, oy vermek aptallıktır. Çünkü her türlü siyasi oluşumun doğasında, tutulmayacak vaatlerde bulunmak,  insanları kandırmak, insanların malını, mülkünü çalmak vardır. İnsanların çoğunun aptal olup bu oltalara düşeceğini biliyoruz. İtiraf da edelim, aklı çalışan kişiler olarak hep azınlıkta kalacağız, aptallar şu ya da bu partinin oltasına düşerken biz hiç bir zaman bir seçimi kazanabilecek çoğunluğa ulaşamayacağız. Bu tarz aptallıklarla yarışamayız, zaman da kaybedemeyiz.Demokrasi oyununda kaybetmekten hep gurur duyacağız.

5. Özgürlüğüne değer veren, her liberal insan, aslında anarşisttir, devletin varlığına karşıdır, ya da kendini kandırıyordur, sloganlara aşık olmuştur. Bu konuda, liberal değerleri kullanarak oy isteyen, siyasi destek isteyen kişiler, devletin iyi şeyler yapabileceğine en azından samimi bir şekilde inanmış sol görüşlü aptallara göre daha tehlikelidirler. Çünkü devlete inananlar sadece akılları yetmediği için bunu yapmakta, ama liberal geçinen devletçiler aynı zamanda yalan da söylemektedirler. Devletin tek kanalı şiddettir, şiddetle özgürlük gelmez, gelmemiştir, gelmeyecektir de. Devletin şu ya da bu koltuğunu ele geçirmeye çalışan her türlü siyasi hareket gayri meşrudur.

6. Biz kendi düşüncemizi açık açık anlatmaktan, bununla ilgili yazılar yazmaktan, enine boyuna tartışmaktan  bıkmayız. Bu yazıların bazılarınca desteklenmemesi, yer bulmaması, reklamının yapılmaması sadece onların “cenahında”, şu veya bu “partide” yer almadığımızdan  kaynaklanmaktadır. Sizin safınızda değiliz diye bize saldıracağınıza ne dediğimize biraz daha yakından kulak verin. Sizin safınızdakiler zaten artık cevaplamaktan bıktığımız tekerlemeleri tekrar tekrar beyinlerinize şırınga ediyorlar. Bu konuda size rakip olamayız, ama hangi cenahta olduğunuzu bize söylerseniz neden yanlış olduğunuzu size teorik olarak da pratik olarak da, bu açıklamaların sonunda yine “aptalca” argümanlar getireceğinizi bilsek de  açıklayabiliriz. Bunları tekrar tekrar yaşamak, aynı kısır döngülerde “vasat” zekalarla vakit geçirmek, özellikle de hiç bir sonuca ulaşmayacağı kesinleştiğinde,  bize de bıkkınlık veriyor, usandırıyor. Bizi de anlayın.

7. “Peki ya şu olursa”, “peki ya bu olursa”  şeklinde dile getirdiğiniz bütün argümanlara “tercih” denir. Özgürlüğün güzel tarafı bireylerin kendi kararlarını kendi vermesidir. Bunun da sizi neden rahatsız ettiğini anlamakta zorlanıyoruz. Demin de söylediğim gibi, size verecek bir sürü cevabımız  var, birini beğenmezseniz diğerini verebiliriz. Ancak anlamanız gereken tek şey, ne istediğinize kendiniz karar vereceksiniz, sizin adınıza başkası değil. Devletin sizin adına karar vermesine o kadar alışmışsınız ki her belirsizlikte insanların elleri, ayakları birbirine dolanacak sanıyorsunuz. Özgür insanlar karşılaştıkları sorunları nasıl çözeceğiz diye kafa yorarlar, işbirliği yaparlar. Özgür olmayan insanlar başkalarının çözümlerini zorla başkalarına dikte ederler.

Başka bir açıdan da, “peki ya şu olursa” diye başladığınız bütün soruların aslında devlet tarafından da cevaplanmadığını, bu sorunların devlet şiddetiyle daha da karmaşıklaştırılıp içinden çıkılamayacak hale getirildiğini göremiyorsunuz.  Sadece geçen yüzyılda, savaşlar hariç, devlet eliyle öldürülen insan sayısı iki yüz milyonun üstünde, dünyanın her tarafında kaos var, buna rağmen “anarşi kaos getirir”, “devlet yollarda hız limiti koymazsa insalar ölür” gibi aptalca korkular içindesiniz. 

8. Size bir blog yazısıyla, hatta 140 karakterle, ekonomi öğretmemi beklemeyin. İnternetin, sosyal medyanın güzel tarafı, insanlar arasında iletişimi hızlandırması, bilginin dolaşımını, aktarımını kolaylaştırması. Bunun yanıltıcı olduğu nokta ise birkaç tweet, google’dan birkaç link, “wiki”den iki “entry” okuyarak bir konuda yeterli bilgi sahibi olacağınızı düşünmeniz. Bir konuda ne kadar az emek harcadıysanız, o konuda o kadar sığsınız demektir. Bütün bu sığlığınızla yılda bir gün oy sandığına gidip dünyayı kimin yöneteceğine karar verebileceğinizi düşünüyorsanız sizin ciddi bir ekonomi eğitimine ihtiyacınız var. Siyasi her tartışmanın kökeninde ekonomi yatar. Ekonomi konusunda ne kadar cahilseniz, ki solcuların ortak özelliğidir, siyasi palavralara da o kadar kolay inanırsınız. Özgürlüğüne değer veren insanlar, rasyonel gördükleri her düşünceyi sorgularlar, cahil kalmaktan korkarlar. Sürüler halinde politik inançlarının peşinden giden koyunlar ise, düşünceleri sorgulama maliyetine katlanmak istemedikleri için, yani yine “rasyonel” olarak cahil kalmayı, aptallaşmayı tercih ederler. İnsan davranışının her koşula göre dinamik bir şekilde değiştiğini araştırmak için ekonomi bilmek gerekir, solcular, devletçiler ise bu davranışları yok sayarak sonuçlarını niyet bazında tartışırlar. Bu ayrımı yapamıyorsanız, bizimle çok tartışacağınız bir mesele yok. Yüz kırk karakterle de size birşey anlatmamızı beklemeyin.

9. Ahlaki olarak bizim prensiplerimiz evrenseldir. Ne dinclierin rüşvet yiyip mutalı, mutasız çok eşli hayat yaşaması, ne solcuların banka batırması, ne de eşcinsel padişahlar gibi münafıklıklar bizde olmaz. Çünkü ahlakımızın tek kaynağı özgürlüğümüzdür. Sizi kandırmaya çalışan bütün politik grupların ahlak prensiplerini nereden aldıklarına, bu prensiplerin ne kadar detaylandırılarak dikte edildiğine, sonra da politik liderlerin, tarikat şeyhlerinin bu prensipleri nasıl dejenere ettiklerine bakın. Kendi ahlak prensiplerine uymayan münafıkları ayrıt edin.

Ahlak prensipleri ideolojiye, dine, mezhebe, ırka, devlete, millete göre değişmez. Tek ahlaki prensip evrensel “şiddete hayır” prensibidir. Kimse kimseye şiddet uygulayamaz, rızası dışında bir eyleme zorlayamaz. Bunu çiğneyen bütün eylemler ahlaksızdır. Bu prensibe uygulamak kolaydır: çalma, öldürme, saldırma, tecavüz etme. Şiddeti sevmeyiz, şiddet uyguladığımız da pek görülmemiştir, bu nedenle bizden münafık çıkmaz pek. Herhangi bir şekilde hem diliyle özgürlüğü savunup hem de insanları şidete çağıran kişiler ya devlet ajanıdır, ya işbirlikçidir, ya da ispiyoncudur. Şiddetle özgür olunmaz, zalim olunur.

10. Birilerinin ne yapacağını sürekli olarak size dikte etmesini, hatta tehdit etmesini hoş görüyor, başka türlü yaşayamam diyorsanız, sizin bileceğiniz iş. Biz bunu tavsiye etmeyiz ama illa da birinin ya da birilerinin kölesi olmak isterseniz, sizi engellemeyiz. Özgürlüğün güzelliğini anlatırız, ama sizi özgür olmaya zorlayamayız. Tek istediğimiz (hassas olduğumuz) şey, sizin de bizi şu ya da bu şekilde (çoğunlukla devlet kanalıyla) hiç bir şeye zorlama hakkınız olmadığıdır. Ancak siz, devlet şiddetini kullanarak bizim malımızı, mülkümüzü gasp etmek, savaşlara zorlamak, çocuklarımızı kamplarda toplamak (adına okul diyorsunuz), diğer insanlarla nasıl görüşeceğimize, anlaşacağımıza, konuşacağımıza, sevişeceğimize karar vermek istiyor, bunun da adına “kamu hizmeti” dememizi bekliyorsunuz. Sadece bizi rahat bırakın!

11. Devlet politikası tartışmasının kazananı yoktur. Fikirleri ne kadar aptal da olsa, çoğunluğu türlü hilelerle ikna edebilenin borusu öter. Rızası dışında dikte edilen kurallara karşı çıkan herkes de para cezasından hapse, toplama kampından idama şiddetle karşılaşır. Bu şiddet tehdidini sonuç kısmında değil de tartışmanın başında ifade ederseniz, devletin bütün aptallığı ortaya çıkar.

Bizim için devletçilerle tartışmak da kaçınılmaz olarak bu çerçevededir. Devleti savunduğunuz her cümle bize şiddeti hatırlatıyor, o nedenle ürperiyoruz. Her zaman azınlıkta kalacağımız için çoğunluklu demokrasiniz bizi korkutuyor. Buna rağmen şiddete asla başvurmayarak, şiddetin çözüm olmadığını savunuyoruz.

Devlet tüm dümenler gibi, kurbanlarının saflığı üzerine kurulmuş  bir dümendir. Biz bu dümene düşmüyoruz, siz düşüyorsunuz, sizin aptallığınızın maliyetinizi de biz yükleniyoruz, mecburen.

Nezaketimizi hoş görün!


Not. Aptal maptal diyorum ama üzerinize alınmayın, dünyanın en ayrımcı grubu sayılabilecek, sadece IQ seviyesine göre (150+) üye kabul eden Triple Nine Society’nin yaptığı şu politik anketi bir inceleyin.

Cumartesi, Nisan 12, 2014

örttüğü zaman geceye andolsun


kimsesiz bir akşamda yatağına uzanan çocuk annesini düşünmek zorunda değildir

1.
akşam...
insansız bir mevsimde dağları hırpalayan güneş ve mevsimsiz insanların kucak açması yeni bir kızıllığa
müziği nâkıs bir ölüm beklemekte gündüzü
henüz siyahlığı kabul etmemiş karanlık gökyüzü dağlara vurur kendini

2.
hiç bir günahın kaybolmadığı sığınak!
sana uzandım bütün yaşanmışlığı yok sayarak!
akşamın siyah olmayan karanlığı sıcaklığınla birleşince ölüyor tüm günahlar rahmetinde
biliyor musun

3.
dünyanın bütün çocuklarıın ölümü saklı gözlerinde çocuğun
ve insansız bir dünya özlemi uğulduyor kulaklarında ninni yerine
maviliğini kaybetmiyor çocuk
gökyüzüne inat

4.
bir doğuş ve ölüştür anne
akşam en çok da onun maviliğini çalıyor

5.
ne olursa olsun
güneşin doğuşu batışından saatler sonradır
işte bütün sahtekar avunmuşluğumuz

Perşembe, Nisan 10, 2014

Kur’an’da zina kavramı

ask.fm’de aldığım soru:

Mustafa Akyol, Özgürlüğün İslami Yolu'nda "Fakat Kur'an dikkatli incelendiğinde zina kavramını, sadece evli insanların eşleri dışında biriyle kurduğu cinsel ilişki ile sınırlı tutar" der. Buna katılıyor musunuz? Tarihi seyir içinde İslam ve zina ilişkisini nasıl değerlendirmeliyiz?

Mustafa Akyol’un bu kitabını okumadım. Bu nedenle soruyu soran kişiden ilgili argümanın sayfalarını bana göndermesini istedim. Kitabın tamamını okumadığım için cevabımı da bu çerçevede sınırlı tutacağım. Bu yazıda sadece ilgili kavramların anlamını tartışacağım, zina cezası konusuna girmeyeceğim.


Altı çizili (Fakat ile başlayan) ilk cümlede ifade edilen argüman, sadece Akyol tarafından değil, başkaları tarafından da çeşitli yerlerde “zayıf” seslerle dile getirilmiştir. Bu nedenle Akyol’un şahsına münhasır bir cevaptan daha çok, genel bir değerlendirme yapayım: bu argüman, cehalet ürünü değilse, kötü niyetli bir yanıltmacadır. İngilizce’de evli olan kişilerin evlilik dışı cinsel ilişkisi “adultery” kelimesi ile, evli olmayan kişilerin  cinsel ilişkisi ise “fornication” kelimesi ile ifade edilir. Zina kavramı bunların her ikisini de kapsar. (Zina kavramının daha detaylı analizi için önerim: http://www.studyquran.org/LaneLexicon/Volume3/00000426.pdf) Kur'ana göre, farklı cinsiyetler arasında evlilik (nikah kavramı için yazının sonuna bakınız) bağı haricindeki her türlü cinsel ilişki zinadır.

Bunu Akyol’un dediği gibi “Kur’an dikkatli incelendiğinde” görebiliriz. Şu ayete bakalım (24:3):




Çeviriler:

Süleyman Ateş: “Zina eden erkek, zina eden veya ortak koşan kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadın da zina eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleriyle evlenmek mü'minlere haram kılınmıştır.”

Yaşar Nuri: “Zina eden erkeği zina eden bir kadın veya putperest bir kadından başkası nikâhlamaz. Zina eden kadına gelince, onu da zina eden bir erkek veya putperest bir erkekten başkası nikâhlamaz. Müminlere bu, haram kılınmıştır.”

Elmalılı: “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”

Sadece bu ayete bakarak bile, “zina” kavramının sadece evli olan kişiler için olmadığı (çünkü evli değillerse zina etmiş sayılmayacaklardır) ortadadır. Sayın Akyol’un argümanı, ilgili dipnota bakıldığında daha tehlikeli bir hal alıyor:






İlginç bir şekilde, sayın Akyol, 20 numaralı dipnotta, “geleneksel ulemaya” atıf yaparak kendi tezine destek aramakta, bunu yaparken de yukarıda üçüncü ayetine işaret ettiğimiz 24. Surenin başında “sadece evli kadınlar ve kocalarından bahsedilmektedir” diyerek, sadece kendi tezini Kur’an’a doğrulatmak için, Kur’an’da  olmayanı Kur’an’da varmış gibi göstermeye çalışmaktadır. İddia edildiği gibi 24. Surenin başında, hele hele zina cezasının belirtildiği 2. ayette evlilikle ilgili hiç bir ifade yoktur. Bu gibi yanıltıcı çabalar için Kur’an’da “Kitapta olmayan bir şeyi, siz Kitapta var sanasınız diye dillerini Kitapla eğip bükerek,  "o, Allah katındandır" derler, ama o Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler” (3:78) denmektedir. Atıf yapılan 24. surede evlilikle ilgli kavram ilk olarak 6.ayetteeşlerinin zina yaptığını iddia edenler”den bahsedilirken geçmektedir.

Akyol’un yaptığı çarpıtmaya ek olarak, erkek egemen kültürünün baskısıyla, erkekleri zina suçundan muaf tutup (en azından bunu esnetip/hafifletip), kadınların bu suçtan yargılanmasını sağlamak, geleneksel “ulema”nın alışkanlığı olmuştur. Bu çerçevede, zina kavramını sadece evli kadının kocasından başkasıyla cinsel ilişkisi olarak yorumlayanlar, ya da  sadece “para karşılığı cinsel hizmet vermek”  (prostitıtution) olarak anlayanlar, hatta erkeklere sınırsız zina hakkı tanıyan mut'a nikahını savunanlar olmuştur. Dikkat edilirse bu çabalarda ortak olan büyük oranda kadınların ceza almasını sağlamak, erkeklere geniş bir cinsel özgürlük alanı oluşturmaktır. Bu tarz “kadın nefreti” içeren yorumlar, uygulamalar, hem geleneksel ulemanın hükümlerinde, hem de erkek egemen İslamcı kültürün tarihinde yoğun bir şekilde görülmüştür.

Bu geleneksel çizginin tam karşısında, özellikle son yüzyılda, kafalarındaki cinsel özgürlüğü Kur’an’a onaylatmaya çalışanlar da vardır. Bu konuda herkes dilediğini yapmakta özgürdür, ancak bunu Kur’an kılıfı altına sokamaz. Yine aynı surede 33.ayete bakılırsa Kur’an’ın ne söylediği gayet açıktır: “Nikâh imkânı bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar.24:33

Bu konuyu kapatırken, iki kavrama da değinmem gerekiyor. İlki, Akyol’un paragrafında da geçen “F-H-Ş” kavramı. Bu kavram kötülük, pislik, aşırılık gibi  “utanç verici bütün eylemler”i kapsayan, daha genel bir çerçeve çizer (şuraya ve devamına bakılabilir). Bu kavram, zina eylemlerini içerdiği gibi, bağlamı sadece cinsellikle ilgili değildir. Akyol’un yukarıdaki paragrafının sonundaki ifade kısmen doğrudur. Yani zina cezası haricindeki, diğer fuhş eylemleri hakkında özel bir ceza öngörülmemiştir. DÜZELTME: 4:16'da açıktan fuhuş yapanlara eziyet edilmesi söylenmiştir.

24:33'te de geçen ikinci önemli kavram “N-K-H” kökünden nikah (evlilik) kavramıdır. Bu kavram Akyol’un dediği gibi Kur’an yakından incelendiğinde, bugün anlaşılan evlilik/resmi nikah akdiyle aynı değildir. Kur’ana gore nikah için resmi onay, devlet izni gerekmez. Ancak nikah ilişkisi içine giren kişilerin bunu gizli tutmamaması, kader birliği etmesi, birlikte sorumluluk altına girilmesi, erkeğin örfe uygun bir şekilde kadına mehir/teminat vermesi, gerektiğinde veli/sorumlu kişilerin onayı alınması, birlikteliğin sadece cinsel amaçlı olmaması gerekmektedir (4:24, 4:25, 4:32). Modern anlamda, aralarında resmi nikah olmasa bile, birlikte yaşayan, kader birliği etmiş, birbirine sadık çiftler evlidir, aralarında resmi nikah olsa bile birbirine sadakatsiz olan çiftler fuhş içindedir.  Zina kavramı, tek gecelik ilişkilere, çok eşliliğe, eşlerin birbirini aldatmasına, sadece cinsel birliktelik için kurulan bağlara izin vermemekte, ancak erkekle kadın arasinda, karşılıklı sevgi, saygı, güven çerçevesinde yaşanabilecek her türlü ilişkiyi meşru saymaktadır.

Bu çerçevede, bir erkekle bir kadının meşru bir amaç için bir araya gelmesinde, flirt etmesinde, birbirini tanımasında, birlikte zaman geçirmesinde, birlikte seyahat etmesinde, birlikte tatile çıkmasında bir mahzur yoktur. Yine bu çerçevede, kendi arzularına kılıf uydurmak, karşı tarafın güvenini kötüye kullanmak, farklı amaçlarını farklı eylemlerle gizlemek, sorumluluktan kaçmak meşru değildir. Yine bu çerçevede, nikah kavramının maliyetli, müsrif, hatta işkence sayılabilecek, yeni bir dünya kurmak amacındaki çiftleri çoğunlukla zorlayan modern “evlilik şartlarıyla” bir alakası yoktur, bunların hem ağır hem de gereksiz olduğunu söyleyebiliriz. Bir sözleşme, nikah defteri, imza gerekmez. İki yıl nişan, beş yüz davetli, hediye listesi, takı listesi, belediye onayı, vs. vs. gereksizdir (yapılamaz demiyorum, dileyen yapar). Kur’an’ın uygun gördüğü ilişki, sağlam temeller üzerine dayanan, karşılıklı sevgi, saygı, güven, teminat üzerine kurulan, insanların biribiri ile anlaşmasını öngören ilişkidir. Bunun haricinde  Ne yaptığınıza hem Allah, hem de vicdanınız şahittir.

Salı, Nisan 08, 2014

Özgürlüğün temel prensipleri


1. Sen kendi varlığının sahibisin. Kendi varlığının tek sahibi de sensin.

2. Senin hayatın sana aittir. Hiç bir kimse, hiç bir grup senin hayatına sahip olamaz, sen de hiç kimsenin hayatına sahip olamazsın.

3. Senin hayatının getirisi, senin emeğinin ürünü sana aittir. Kendi emeğinle, kendi zamanını kullanarak, kendi kabiliyetlerinle ürettiğin hiç bir şeyde hiç kimse hak iddia edemez. Sen de başka hiç kimsenin kendi emeğini, zamanını, kabiliyetini kullanarak ürettiklerinde hak iddia edemezsin.

4. Herhangi iki kişi sahip olduğu, kendi ürettiği, herhangi iki ürünü kimsenin zorlaması olmadan, gönüllü olarak değiş tokuş ettiyse, iki taraf da bundan menfaat sağlamıştır. Yoksa menfaat sağlamayan taraf bu takastan vazgeçerdi.

5. Kimse kimseyi takas yapmaya zorlayamaz. Özgür bir ortamda tek taraflı çıkar ilişkileri söz konusu olamaz.  Kimse de kimsenin gönüllü takasına engel olamaz.

6. Kişinin kendi rızası olmadan, gönüllü değiş tokuş haricinde, hiç bir gaye, amaç, bu kişinin sahip olduklarını, emeğinin ürününü zorla elinden almayı meşru kılmaz. Bu tarz el koymalar her hal ü kârda hırsızlıktır, gasptır.

7. Kendi varlığını, hayatını, özgürlüğünü, hırsızlık yoluyla kazanmadığın malını, mülkünü korumak senin en doğal hakkın, hatta insan olarak görevindir.

8. Kendi varlığını, hayatını, özgürlüğünü, hırsızlık yoluyla kazanmadığın malını, mülkünü korumak amacı hiç bir hal ü kârda saldırganlığı meşru kılmaz.

9. Kendi varlığını, hayatını, özgürlüğünü, hırsızlık yoluyla kazanmadığın malını, mülkünü korumak için başkalarından yardım isteyebilirsin. Ancak başkasının varlığına, hayatına, özgürlüğüna, hırsızlık yoluyla kazanmadığı malına, mülküne şahsen ya da birileriyle işbirliği yaparak tecavüz edemezsin.

10. Şahsi olarak meşru olmayan herhangi bir saldırgan tutum için başkalarını yetkilendiremezsin.

11. Kendin için lider benimseyebilir,  fikirlerine değer verdiğin otorite seçebilirsin. Ancak kendi seçtiğin lideri, otoriteyi başkalarına dayatma hakkın yoktur.

12. Hangi kanunla, hangi yöntemle, hangi atamayla iş başına gelirse gelsin, yönetici olarak adlandırılan kişilerin başka insanlar üzerinde bir hakkı, üstünlüğü, ayrıcalığı olamaz.

13. Hangi kanunla, hangi yöntemle, hangi atamayla iş başına gelirse gelsin, şahsi olarak sahip olmadığın hiç bir hakkı, hiç bir yöneticiye devredemez, veremezsin.

14. Resmi ünvanı ne olursa olsun, hiç kimsenin başkasını öldürme, diğer insanlara saldırma, insanların mallarını zorla ellerinden alma, hırsızlık yapma hakkı yoktur.

15. Kendi hayatının sahibi olarak, kendi hayatından sen sorumlusun. Kendi amaçlarını, kendi değerlerini, kendi inancını, kendi umudunu ancak sen belirlersin. Hangi amacı  belirlersen belirle, başka insanların sırtından bu amacına ulaşmaya hakkın yoktur.

16. Sevincinden, mutluluğundan, başarından ne kadar gurur duyuyorsan, üzüntünden, hayal kırıklıklarından, başarısızlığından da aynı ölçüde sen sorumlusun.

17. Başarı insanı teşvik eder, başarısızlık eğitir. Büyümek, öğrenmek, gelişmek için hem başarıların, hem de başarısızlıkların senin hazinendir.

18. Başkalarına yardım etmek, başkalarının sana yardım etmesi, ancak gönüllülük esasıyla erdemli davranış olabilir. İstediğin herkese yardım edebilirsin, kimseyi yardım etmeye zorlayamazsın. İstediğin herkesten yardım kabul edebilirsin, kimseyi sana yardım etmeye zorlayamazsın.

19. Ahlak, erdem ancak insanların tercihleri var olduğunda  söz konusu olabilir. İnandığın değerler sistemi değil, yaptığın tercihler, yani "düşüncelerin" değil "eylemlerin" senin ahlakını belirler.

20. Tercihler için fırsatlar  çoğu zaman sınırlı değildir. Kendini sınırlandırılmış hissettiğinde bazı seçenekleri göremiyorsun demektir.


Özgürlük temelli bir toplum hakkında daha fazla okumak istiyorsan tıkla!(İngilizce) pdf