Cuma, Mart 31, 2006

Yazılarıma EkonomiTurk'te devam ediyorum

Yazılarıma EkonomiTurk'te devam ediyorum. Oranın açısı da biraz "ters" gibi geldi bana.

Keşke revize etmeseydi

Ekonomi yazarlarını bir sene geriden takip etmek hoşuma gidiyor. Bugün ne söylediklerini daha iyi değerlendiriyorum.

Asaf Savaş Akat bakın 21 Ağustos 2005'te ne yazmış:

"2 Ocak 2005 tarihli yazımda 2005 yılı için büyüme hızını GSYİH ve GSMH'da sırası ile yüzde 6.8 ve yüzde 7.7 öngörmüştüm. Hükümet yüzde 5 hedefliyordu. Diğer tahminler yüzde 5-6 aralığında yer alıyordu.Bugün çok farklı düşünüyorum. Kısa süre önce ekonominin ciddi bir resesyon tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu yazdım. Neden olarak para politikasının çok sıkı tutulmasını gösterdim. Bu durumda 2005 yılı büyüme hızını GSYİH için yüzde 4.2'ye, GSMH için yüzde yüzde 5.1'e indiriyorum. Büyümenin özellikle son çeyrekte iyice düşeceğini hesaplıyorum."

Türkiye'nin hızlı büyümesinin arkasında üç dinamik var: Sıkı para politikası, sıkı maliye politikası ve yapısal reformlar. 1990'larda bu dinamiklerin yerine genişlemeci bütçe, gevşek para politikası ve devlet eliyle yatırımdı. Uygulanan politikalar sürdürülemez olduğu için de ikide bir duvara toslardık. Asıl hormonlu büyüme o zamandı. Dört senedir sürdürülen politikalar sayesinde yakalanan sağlıklı büyümenin dinamikleri bazılarınca hala anlaşılamadı. Bakalım ne kadar sürede anlayacaklar?

2006'da da aynısı olacak. Sıkı para, sıkı maliye ve yapısal reformlar devam etmek şartıyla büyüme minimum %6.8. İlk yarıda kısmen hızlı, ikinci yarıda biraz daha yavaş. Yıl ortasında değerlendirme yaparız.

Asaf hoca keşke revize etmeseydi!

Aklın ve hukukun yolu bir!

Asaf hoca benim değerlendirmelerime yakın bir yazı yazdı. Bakalım devamını getirecek mi? Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

"Demokrasilerde vergi ve vergi -benzeri gelir toplama yetkisi seçimle gelen siyasi iktidarındır. Parlamenter sistemde meclis ve hükümetindir. Yani kamu yöneticilerini meclis -hükümet dışında bir güç belirleyemez. Tersten soralım. Kamu kurumu yönetimini siyasi iktidar seçmeyecek ise kim seçecek? O kurumda çalışanlar mı? Eski yönetim mi? İkisi de mümkündür ama demokrasi ile çelişir.

Bu konu Türkiye'de net değildir. Gerisinde askeri darbelerin yeşerttiği Osmanlı ve tek parti dönemi kalıntısı kapıkulu -bürokrat geleneği yatar. Bürokrasi siyasi iktidarın atama yetkisini kısıtlamaya çalışır. Kamuoyunun bir kesimi onu destekler.

"Bağımsızlık" ne demek?

Kamu kurumu yöneticisinin siyasi iktidar tarafından atanması demokratik bir zorunluluksa, nasıl "bağımsızlık" olabilir? Çözüm basittir. Siyasi iktidar nihai yetkiyi elinde tutar. Fakat onu bir süre için kullanmama konusunda kendisini kanunla bağlar. Yani bağımsız kurum yöneticisini uzun süreli atar ve dönemi içinde görevden alamaz.

Türkiye'de Merkez Bankası, başkanın görev süresini beş yıla çıkartan ve bu dönem içinde azledilmesini imkânsızlaştıran bir kanunla bağımsızlığını kazandı. Kanun bugün de geçerlidir. Demek ki hükümetin o göreve atama yapması kanuni yetkisi içindedir. Bağımsızlığı zedelemez."

Perşembe, Mart 30, 2006

Hanım, uluslararası likidite koşulları kötüleşiyor, bugün yemeğin tuzunu az koy.

Merkez Bankası ataması üzerine devam etmeden önce küçük bir anektodum var. Türkiye'de işlerin nasıl yürüdüğünü göstermesi açısından önemli. Geçenlerde üniversitedeki bir hademe ile beş-on dakikalık ayaküstü bir sohbetim oldu. Tabi ilk soru "borsa bu aralar ne olur" şeklinde ücretsiz yatırım danışmanlığı çerçevesinde geldi. Ben geçiştirici cevaplar verirken beni asıl şok eden cevap karşıdan geldi. Karşımdaki şahıs "uluslararası likidite koşulları"ndan bahsediyordu. Gözlerime, kulaklarıma inanamadım. Amacım karşımdaki kişiyi aşağılamak değil. Medyada yer alan yorumların ne kadar sığ olduğunu, bunun sonuçlarının tolumda nasıl bir algılama problemine yol açtığına dikkat çekmek istiyorum. Bilen-bilmeyenin uluslararası sermaye trendleri üzerine fikir sahibi olduğu bir ülke Türkiye. Böyle olunca da borsayı hop oturtup hop kaldırmak mümkün olabiliyor. Yakınlarda çiftçilerimizden falan "bu sene buğday verimi az oldu, uluslararası likidite koşullarındaki belirsizlik nedeniyle gübreyi az tuttuk" gibisinden yorumlar bekliyorum.

Benzer bir dezenformasyon ağı bugünlerde Merkez Bankası çerçevesinde örürülüyor. Önceki yazıda bunlardan birkaçına değindik. Ama yeterli değil tabi. Bugüne kadar gerek içieride gerekse dışarıda meseleyi enine boyuna irdeleyen, düzgün bir analiz yapan bir tanecik bile bir rapora rastlayamadım. Buna yorumlarını her zaman beğenerek okuduğum Serhan Çevik (Morgan Stanley) de dahil. Kısmen katıldığım yerler var tabiki var. Ama beni tatmin eden bir rapor değildi.

TCMB bu ülkenin en şeffaf kurumudur. Bilançosu günlük bazda yayınlanır. Kendi aile şirketinizi bile bu derece yakından takip etmeniz kolay değildir. Takip etmesini bilen için TCMB bilançosu altın değerindedir. Bu nedenle bu sayfada verilen linklerin en tepesinde TCMB yer almaktadır. Bu şeffaflık MB'nin kredibilitesinin en önemli garantörüdür. Son "atama krizi"nin MB'nın kredibilitesine gölge düşürdüğü çok sığ bir yorum. MB kredibilitesini politik eksen üzerinden değil, kendi uyguladığı politikalarla kazanır. Önümüzdeki dönemde MB'nın kredibilitesini belirleyecek gelişme atama meselesi değil, MB'nın hedeflerini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğidir. Yani MB bilançosu ve enflasyon gelişmeleri. Olası bir para politikası değişikliği MB'nin günlük bilanço verilerini izleyenler tarafından anında farkedilecektir. Kaldı ki MB'nin para politikasında bir değişim mümkün gözükmemektedir. AKP intihar etmek istemiyorsa böyle bir şey de sözkonusu olmayacaktır. Şahıslar (yani Sezer, Erdoğan, Babacan, Serdengeçti, Büyükdeniz, Başçı, Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Abdurrahman,...) MB'nin kredibilitesini mikron seviyesinde bile etkileyemezler. MB kredibilitesi her gün açıklanan analtik bilançonun rakamları arasında gizlidir.

Yanlış anlaşılmasın. Son atama teranesinin etkisi olmadığını iddia etmiyorum. Ama kredibilite kaybeden MB değil ülke siyasetidir, yani hükümet ve siyasileşen cumhurbaşkanıdır. Maliyet de piyasalar tarafından bilançoya anında yansıtılmıştır. Olan biten, piyasalarda faizler yükselir, uzun dönemde risk algılaması değişince yeniden eski yerine gelir. Dolar da mı yükselir? Güldürmeyin adamı! Bekleyip görelim!

Hükümet yeni başkan atamasını önceden yapsa daha iyi olmaz mıydı? Bu soruya verilecek iki tür cevap var. Soran kişi yabancı uyruklu ise ona Türkiye'yi ve Türkiye'de işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmaya çalışırım. Eğer Türk ise ona gazete okumamasını, ailesi ve çocukları ile hoş zaman geçirip mutlu olmasını, boş zamanlarında da tarih kitaplarına göz atmasını tavsiye edebilirim. İlla da yakın tarih ya da cumhuriyet tarihi olması gerekli değil. Orta asya Türk tarihini okusa bile son günlerde olan biteni medyadaki cahillerden daha iyi değerlendirebilir. Ama tekrar edelim, gazete okumak kesinlikle yasak! Yoksa gevelemeye başlarsın uluslararası likidite koşulları nedeniyle bugün yağmur beklenmiyor diye.

Evet, kabul ediyorum. Normal bir ülkede belirli bir süre önceden yapılan atama piyasalarda gereksiz heyecanın önüne geçer, işlerin yolunda gitmesini sağlayabilirdi. Hatta ben daha ileri gidiyorum: Varsayalım Türkiye o normal ülkelerden. Normal ülke derken demokratik olgunluğunu sağlamış, kurumsal dinamikleri işleyen, "hukukun üstünlüğü" diye bir kavramdan söz edebildiğimiz bir ülkeyi kastediyorum. Böyle bir ülkede sadece MB başkanının değil, önümüzdeki sene Cumhurbaşkanının kim oalcağını, en azından adayları, hatta bir buçuk sene sonraki seçimlere hani partilerin katılacağını bugünden bilmek isterim. Bugün bana genel seçimlere hangi partilerin katılacağının kesin olarak söylenemediği bir ülkede üç-dört ay öncesinden Merkez Bankası başkanı adayı da belirlenemez. Ben değil, YSK bile o güne kadar hangi yeni partilerin kurulup yumurtlanacağını, kimin kimle nasıl ittifak yapacağını, hangilerinin kapatılıp hangilerinin çarşamba pazarında satılacağını bilmiyor.

Belirlenirse ne olur? Söyleyeyim: Aday ya da başkan olarak atanmış kişi -hükümet ve cumhurbaşkanı tarafından onaylanmış da olsa- koltuğa oturana kadar saygınlığını yitirmiş, medyanın elinde şamar oğlanına çevrilmiş bir kuklaya döner. Bırakın karısının başörtüsü gibi "hassas" konuları ya da iktidar partisi ile ilgili sıkı ilişkilerini, yemek yediği lokantada bıraktığı bahşiş bile sorgulanır didik didik, arkasında art niyet aranarak. Hayır öyle olmazdı diyen beri gelsin.

Liyakat tabi ki sorgulanacak. Ama "the proof of the pudding is in the eating". Bir kaç örnek isim vererek açalım konuyu. Ertuğrul Özkök nasıl genel yayın yönetmeni oldu, Yiğit Bulut nasıl ekonomi-finans yorumcusu oldu, Ercan Saatçi nasıl spor otoritesi kesildi, bunların hesabını veremeyen bir medya "liyakat" tartışması yapamaz.

Bu konuda hiç tartışılmayan nokta, mevzuatın söz konusu atamaya izin verip vermediği. Bu konuda ben de yeterince bilgi sahibi değilim. Yani Hükümet Serdengeçti'nin görev süresi dolmadan yeni bir atama yapabilir miydi, yasaların buna izin verdiğinden şüpheliyim. Eğer yasal olarak mümkün değilse zaten havanda su dövülüyor.
Mümkünse bile, Türkiye şartlarında, hükümetin Serdengeçti'nin görev süresinin dolmasını bekleyip aynı hafta içinde bir atama yapması, bu sürede Banka Meclisi'nin kanunun gereğini yerine getirip vekil atamasında ne zamanlama açısından, ne usulen hiç bir sorun görmüorum. Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluk almadan hükümetin yetkisini kısıtlaması ciddi bir hata olmuştur. Buna ilk yazıda değinmiştim.

Gelinen noktada yazılan felaket senaryoları ve acımasız eleştiriler sadece komik kalıyor. Bakmayın siz "piyasaların tansiyonu yükseldi", "MB atamasındaki belirsizlik piyasaları gerdi" şeklindeki yorumlara. Bişeycikler olmaz. Türkiye artık o trende değil!

Bütçede denge bozulmasın, sosyal güvenlik reformu da çıksın üç ay sonra kimse bir şey hatırlamaz. Hadi "big picture"a bakalım, görelim ne olmuş. Gelinen noktayı göstermesi açısından önemlidir. Bundan daha on yıl kadar önce Merkez Bankası başkanlığını kimse kabul etmiyordu, başkanlığa getirilen Bülent Gültekin teklif yapılan onikinci adaydı. O sıralarda MB Hazineyi finanse etsin mi, etmesin mi onu tartışıyorduk. O günden Merkez Bankasının bağımsız olduğu bugünlere gelmişiz. Az şey mi?

Bugün yapılan yorum, MB kredibilitesi zarar görüyormüş. Hadi canım sen de! Gidip dolar alsana çok samimiysen!

(Not: Daha bir sene önce MB başkanını eleştirip suçlu ilan edenler bugün Serdengeçti'ye sarılmış durumda. Bu komediyi severek izliyoruz.)

Salı, Mart 28, 2006

Interneti neden seviyorum?

Alıntı 1:"Geçtiğimiz hafta içinde finansal piyasalarda yaşanan olumsuzluğun durulması her şeyin eski rotasında gideceği anlamına gelmiyor. AB ve IMF konularındaki telaşlı çaba da kısa vadeden öteye durumu değiştirmiyor; durum iki yıl öncesine göre çok farklı. Döviz kuru, enflasyon ve faizlerde son iki yılın eğilimleri, ömrünü tamamladı. Artık, oldukça sıkıntılı geçmeye aday yeni bir dönem başlıyor. Eski beklenti yönetimi çerçevesindeki nakaratlaşmış söylemse tepkileri artırmaktan başka bir işe yaramayabilir..."

Alıntı 2: "Sonuç 1: Var olan dinamik içinde kısa vadeli 'tepe dip' noktalarını test ettik. Bundan sonraki gelişmeler 'hükümetin sıcak parayı tutma-çekme katsayısını' doğrudan belirleyecek olan siyasi tercihlerine bağlı: IMF ile anlaşacak mı? AB yolunda iç siyasi dinamik açısından çok riskli olan Kıbrıs adımını atacak mı? Sevgili dostlar, bu noktada siyasi analize geçmek ve başlıkta geçen 'hükümetin tercihi' noktasına gelmek istiyorum. AKP şunun çok net farkında: AB işi Kıbrıs dönemecinde tıkandı ve kısa vadede ne siyasi ne de ekonomik açıdan elde edebileceğimiz bir fayda yok. Tek fayda, sıcak paranın içeride kalması veya grafikte görüldüğü gibi diğer gelişmekte olan piyasalardan olumlu yönde ayrışması. Peki bu ayrışma olması için atılacak adımın hem Türkiye hem de hükümet açısından bir maliyeti yok mu? Kısa vadede uluslararası dalgaya rağmen stabilite sağlanması, sıcak paranın sonuçları pembeye boyaması gibi yararları olsa bile orta vadede artan işsizlik, daralan reel sektör, çatlayan sosyal tablo ve en önemlisi Kıbrıs'ın satılması gibi algılanabilecek çok ağır maliyetleri var..."

Alıntı 3:"Sonuç 1: Kısa vadede 17 Aralık iyimserliği ile şişen balon patlamaya yüz tuttu. Peki tehlike var mı? Eğer, şişse ve halkın birikimlerini emer cinsten büyüyerek genleşseydi 2000 yılı gibi bir tehlike olabilirdi. Bereket çok çabuk patladı ve herkes 'ülkeye uzun vadeli yabancı geliyor' denen dinamiğin gerçek yüzünü gördü... Peki şimdi neler olabilir? Sevgili dostlar, 23.700 üstünde borsada, 1,4260 YTL altında dolar kurunda son iki aydır hep aynı stratejiyi hem burada hem de TV'de sonuna kadar savundum, bugün de savunurum. Neydi strateji; 'Bu noktaların altı ve üstü marjinaldir ve buralarda piyasaya katılmak yani 23.700 üstünde hisse almak veya 1,42 altında dolar bozmak istiyorsanız çok dikkatli olmalısınız. Buraların geçilmesi için varolan Türkiye algılamasının değişmesi gerekir. Bu olmadıkça kısa vadeli sıcak para tuzakları kurulmuş olabilir...' Bu saat itibarıyla yine aynı noktadayım; sıcak para tuzağı şeklinde, yani olumlu algılatma ve ters köşe şeklinde olmayan, varolan Türkiye algılamasının değişmesiyle desteklenen her yatırım girişi olumludur. Onun haricinde 'tek emirler borsadan 100 milyon dolarlık alım yap bir hafta sonra sat' gibi tekniklere karnımız tok ve halkımız da bu sefer 1,42 altında dolar satarak değil tam tersi alarak, borsada 23.700 üstünde de almayarak bu tuzağa düşmedi... "

Alıntı 4:"Cari açıkla ilgili göstergelerin açığın sürdürülebilmesi açısından belli tehlike sinyalleri verebileceği dönemler vardır. Türk ekonomisinin 2004'te verdiği cari açığın sürdürülebilir olup olmadığını ciddiyetle tartışmamız gerekir..."

Alıntı 5: "Ülkemizdeki emek yoğun sektörler, gerek mevcut program uygulamasının yapısı, gerekse küresel eğilimler ciddi bir sıkıntı yaşıyor. Evet Türk Lirası'ndaki aşırı değerleme sayesinde enflasyon ve faizler hızlı bir şekilde geriledi, fakat yabancı para bazında artan girdi maliyetleri, emek yoğun sektörlerin rekabet gücünü de çökertti. Uluslararası emtia piyasalarında gözlenen fiyat yükselişiyse sorunları iyice ağırlaştırdı. Ölçek ekonomisinden yararlanarak emek ve sermaye verimliliğini artırmak yönündeki tüm çabalara rağmen emek yoğun sektörlerdeki faaliyetin sürdürülebilmesi neredeyse imkânsız hale geldi. Mevcut durum bu olduğuna göre, şimdi sormak gerekiyor: Emek yoğun sektörlerde yaşanan büyük boyutlu olumsuzluk, mevcut program uygulamasını nasıl etkiler?"

Bugün öylesine Radikal Gazetesi'nin sitesinde dolaşırken biraz gerilere gittim. Karşılaştıklarım ilginç gelince paylaşmaya karar verdim. Yukarıdaki alıntılar geçen sene bugünlerde pek saygın ekonomi yazarların yumurtladıkları. Sırasıyla tarihleri veriyorum: 28 Mart 2005, 17 Mart 2005, 07 Ocak 2005, 06 Ocak 2005 ve en sonuncusu da iki sene öncesinden, 26 Mart 2004. Linkleri de verdim, yazıların tamamını okumak isteyenler için. Aslında örnekler daha çok ama çok uzun olacak. Benzer bir gezintiyi herkese tavsiye ederim.

Yakışıklı damadımız Yiğit Bulut (Doğan ailesine damat olur kendileri) neler öngörmemiş ki: AB müzakereleri başlamayacak, erken seçim olacak, sözümona sıcak para balonu sönecek, daha neler neler. Yatırımlarımı Yiğit Bulut'a göre yapıp 1.42'nin altına düştüğünde dolar alsam ve 23.700 üzerinde borsada satış yapsaydım bugün birikimlerimin yarısını kaybetmiş olacaktım. Benzer bir tavsiyeyi Mayıs 2003'te salih Neftçi de yapmıştı yatırım bülteninde. Ücretli bülten olduğu için link veremiyorum. Herkese portföyünü yarısı dolar yarısı isviçre frangı cinsinden olmak üzere dövize çevirip birikimlerin Türkiye dışına taşınmasını tavsiye etmişti profösörümüz. Uğur Civelek ise her gün aynı yazıyı mı fakslıyor gazeteye bilmiyorum. İnsan bu kadar tutarlı olabilir söylediklerinde. İki sene önce neyse bugün de aynı.

Daha fazla yoruma gerek yok. Tek cümle yeterli aslında: Görme sorunu olanlar öngörü yapınca böyle oluyor demek.

Bugün MB başkanı ataması etrafında dönen içi boş yorumları bir de bu gözle okumakta fayda var.

Merkez Bankası başkanlığı: atamalı mı atamamalı mı?

Önce sapla samanı ayıralım.

1. Merkez Bankası başkanının siyasi iktidarla aynı görüşlere sahip olması sakıncalıdır.
Hayır. Aksine ekonomik organlar arasındaki koordinasyonun sağlanması açısından faydalıdır. Siyasi iktidarlar siyasi partiler tarafından oluşturulur, doğal olarak bütün kararları siyasidir. AKP'den Mümtaz Soysal'ı özelleştirmenin başına getirmesini bekleyemezsiniz. Hükümet kendi kadrosunu istediği gibi oluşturmakta özgürdür, oluşturmalıdır da. Uygulayacağı politikaları rahatça uygulaması açısından bu önemlidir. AKP hükümeti isterse Erdoğan'ın kapıcısını bile Merkez Bankası'nın başına getirebilir. Piyasalarda ve seçimlerde alacağı tepkiye razı olmak şartıyla.

Siyasi iktidar ve parlamento tüm politik seçimlerinde bağımsızdır. Siyasi partiler sonsuza dek iktidarda kalamazlar. Doğru ve yanlış, uyguladıkları her türlü politikanın hesabını verirler. Piyasalar tarafından anında, halk tarafından da belirli aralıklarla. Hükümetlere istedikleri politikaları uygulamak için serbest bir alan yaratılmazsa olası bir başarısızlıktan onu sorumlu tutamazsınız. "Success has many parents, failure is an orphan".

Cumhurbaşkanı'nın halkın oylarıyla gelmiş bir hükümetin kararını hiç bir gerekçe göstermeden veto etme gibi bir lüksü yoktur. Çünkü politik bir organ değildir, siyasi bir sorumluğu yoktur. Sayın Sezer bu davranışıyla hükümetin yetkisine müdahele etmiştir, yeni başkan döneminde oluşacak her türlü başarısızlığa da by default ortak olmuştur. Rejimin devamlılığını savunmak Cumhurbaşkanı'na ve orduya kalmamıştır, şahıslarla ilgili bir durum değildir. İşleyen piyasalar ve işleyen demokrasi her türlü politikayı denetler, destekler ya da engeller.

Siyasi sorumluğu olanlar siyasi yetkilerini kullanmalıdırlar. Şirketinizin başına getirdiğiniz genel müdürün her kararına karışmazsınız. Yetkisiz sorumluluk, sorumluluksuz yetki olmaz. AKP tabi ki kendine yakın kişiler arasından kend ekibini oluşturacak. Ne bekleniyordu ki?

2. Hükümetin Merkez Bankasına her müdahelesi bankanın bağımsızlığını zedeler.
Hayır. Merkez Bankası bağımsızlığı, başıboşluk değildir. MB'nın bütün politikaları hükümetler tarafından belirlenir. IMF niyet mektuplarının altına bakınız kimlerin imzası var. Belirlenen politikalara ulaşmak için kullanılan enstrumanlar MB tarafından bağımsızca belirlenir. Bu bağımsızlığın en önemli sigortası yine piyasalardır. Bu açıdan MB bağımsızlığının "accountability" ve "transparency" ile desteklenmesi gerekir.

MB, otobüsün koltuğuna oturttuğunuz şöfor gibidir. Gidilecek yeri, hedefi siz belirlersiniz. Bu hedefi herkes tarafından görülebilecek şekilde duyurur, olmazsa "Aksaray Aksaray" diye bağırabilirsiniz. Piyasalar otobüse binen yolculardır. Kimse onları otobüse zorla bindirmez. Muhtemelen binerken sizinle de konuşmazlar, otobüsün önünde ne yazdığına bakarlar. Yine de aralarından soru soranlar çıkabilir. Seyahat sırasında yolcuların rahatı ve ekstra çay kahve servisi hedefe ulaşmak üzerinde belirleyici olmasa da yolcuları memnun tutmanız önerilir. Pencereleri örtemez, yolcuların dışarıyı seyretmesini engelleyemezsiniz (accountaibility & transperancy). Aksaray'a gitmek yerine Maslak'tan Sarıyer sahillerine doğru yol alırsanız (hedefle uygun olmayan politika) yolcular homurdanır. Yolcular otobüsün hızından ya da yavaşlığından, virajları alışından, frene basışından da etkilenir. Çok rahatsız olurlarsa istedikleri zaman da inebilirler (sermaye hareketlerinin serbest bırakılması). İndirmezseniz olay çıkar, bir sonraki seferde ne kadar yırtınırsanız yırtının kimseyi bindiremezsiniz (kredibilite kaybı). Yol boyunca hiç bir zaman direksiyona, vites koluna el frenine müdahele etmezsiniz, edemezsiniz (MB bağımsızlığı). Ederseniz otobüs devrilir. Devrilmese bile yolculardan güzel bir dayak da yiyebilirsiniz. Hatta güvenlik açısından "Yolculuk esnasında şöforla konuşmamanınız önerilir".

3.Merkez Bankası sosyal konularda duyarsız kalamaz, işsizlik, büyüme gibi konularda inisiyatif kullanmalıdır.
Hayır. Merkez Bankası hükümetin belirlediği hedefle ilgilidir. İşsizlik, ekonomik büyüme, iç talep, dış talep, ithalat, ihracat, ödemeler dengesi gibi gelişmeler sadece enflasyon üzerinde etkileri kadar (hedef olarak enflasyon belirlenmişse) MB'nı ilgilendirir. Beklenti yönetimi de enflasyon çerçevesinde değerlendirilir. Bu konuda MB yalnız değildir. Siyasi iktidarın politikaları beklentiler üzerinde daha etkilidir.

Devam edeceğim, bu pilav daha çok su kaldırır.